menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savaş ve mağdur

31 0
24.05.2026

En çok zulüm savaşta yaşanır ve savaş ardında en çok mağdur bırakan insanlık deneyimlerinden biridir.

Frédéric Gros’nun Warum Krieg? (Neden Savaş, 2023) adlı çalışmasındaki temel iddialardan biri şudur: Savaş, bildiğimiz klasik biçimiyle ortadan kalkmamış, fakat köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Eskiden savaş belirli bir mekâna ve zamana sıkışmıştı. İki ordu karşı karşıya gelir; çoğu zaman belirli bir cephede, bir ovada ya da bir sınır hattında çarpışırdı. Ankara, Kosova, Malazgirt ya da Kadeş gibi savaşlarda çatışma alanı belliydi. Yani savaş, bir cephede iki ordunun karşı karşıya gelmesiydi; belirli bir mekânda gerçekleşirdi. Ayrıca savaş genellikle kısa süreliydi; aylarca, yıllarca sürdürülemezdi. Çünkü savaşı uzun süre devam ettirecek güç ve lojistik imkânlar sınırlıydı. Savaşın mağdurları çoğunlukla askerlerdi ve savaş her zaman toplumun tamamını kuşatan bir deneyim değildi. Yani Ankara Savaşı’nın mağdurları Manisalılar değildi.

Bugün ise bu sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Savaş artık ne birkaç saatlik ya da birkaç günlük bir zaman dilimiyle ne de yalnızca belirli bir mekânla sınırlıdır. Eskiden de psikolojik savaş unsurları vardı; örneğin mehter müziği, savaş naraları ya da saldırı sırasında çıkarılan yüksek sesler, düşmanda korku uyandırmaya ve moral üstünlük kurmaya yönelikti. Ancak bunlar daha sınırlı biçimlerde kullanılıyordu. Bugün ise savaş, yalnızca cephede gerçekleşen bir çatışma olmaktan çıkmıştır; ekonomik, teknolojik, psikolojik ve enformasyonel alanlara yayılmıştır. Etkileme, bağımlı kılma, siber müdahale, düşük yoğunluklu ama sürekli gerilim üretme gibi biçimler, savaşın yeni yüzünü oluşturur. Bu nedenle savaş artık yalnızca “bir yerde” değil, her yerde gerçekleşebilir.

Bu dönüşümün en çarpıcı sonucu şudur: Savaşın dışında kalan kimse yoktur. Modern savaş yalnızca askerleri değil, bütün toplumu kapsar. İnsanlar doğrudan çatışmaya katılmasalar bile savaşın parçası hâline gelirler; ekonomik olarak finanse ederek, politik olarak destekleyerek ya da yalnızca o sistemin içinde yaşayarak. Böylece mağduriyet de yayılır; savaşın etkisi tüm topluma nüfuz eder. Mesela Kürtlerle yürütülen savaş, travmatik bir toplum geride bırakmıştır. Burada yalnızca ülkenin doğusuyla sınırlı bir etkiden söz edemeyiz. Kürtler asimetrik bir güç ilişkisinin içinde, devletin bütün imkânları ve askerî üstünlüğü karşısında ağır biçimde mağdur edilmiş, travmatize edilmiş ve bu travma geniş toplumsal katmanlara yayılmıştır. Ancak devlet şiddetinin ve savaşın yarattığı travma yalnızca mağdurlarla sınırlı kalmamıştır; failler de başka türden bir travmanın taşıyıcısı hâline gelmiştir.

Burada sözünü ettiğim şey bir ‘fail travması’dır. Fakat bu, çoğu zaman fark edilmeyen, üzerine düşünülmeyen ve konuşulmayan bir travmadır. Çünkü ülkenin batısındaki insanlar da bu savaşın doğrudan ya da dolaylı katılımcıları olmuşlardır. Savaşı ekonomik olarak finanse ederek, politik olarak destekleyerek, savaş anlatılarını benimseyerek ya da gündelik ilişkilerini savaşçı bir dile ve ilişki biçimine dönüştürerek bu sürecin parçası hâline gelmişlerdir. Savaş dili, savaş pedagojisi, psikolojik teknikler, savaşı haklı gösteren anlatılar ve sürekli savaş hâlinin yarattığı kültür zamanla bütün toplumsal ilişkilere yansımıştır. Bu etki, futbol anlatımındaki savaş dilinden sıradan tartışmalardaki saldırgan dile kadar uzanır. Yıllarca süren sürekli gerilim, her ilişkiye sızmıştır. Böylece kültür ve ilişkiler normalliğini yitirirken; savaş kültürü, düşmanlaştırma kültürü ve olumlu olanın giderek zayıfladığı bir toplumsal atmosfer normalimiz hâline gelmiştir.

Bu durum sivil halkı bir yandan mağdur yaparken, diğer yandan bu kültürün taşıyıcısı ve kullanıcısı hâline getirdiği için onu fail konumuna da yaklaştırmıştır. Kendisini sürekli mağdur olarak gören insanların, kendi mağduriyetlerinden hareketle kendilerini haklı konumlandırmaları ve bu haklılık duygusu üzerinden fail oluşlarını meşrulaştırmaları mümkün hâle gelmiştir. Fail travmasıyla kastettiğim şey şu: Failin yaptığı zulmün farkına varması, yaptığı şeyin korkunçluğunu idrak etmesi ve bu farkındalığın onda ahlaki ve ruhsal bir dönüşüm yaratmasıdır. “Biz ne yaptık?” sorusunu sorabilmek, fail travmasının bilince çıkmaya başladığı yerdir. Türkiye’de böyle bir fail travması var; fakat Türklerde bu travmanın bilinci henüz oluşmadı. Bunun yerine, sürekli kendini haklı görme, sorumluluk almayı reddetme ve yapılanları inkâr etme eğilimi öne çıkmaktadır. Toplumun önemli bir kısmı, fail konumuyla yüzleşmek yerine kendi masumiyet anlatılarına tutunmaya devam etmektedir. Bu nedenle Kürtlerle barış, Alevilerle uzlaşma, Ermenilerden af dileme ya da geçmişteki devlet şiddetiyle yüzleşme gibi konular gündeme geldiğinde, çoğu zaman fail travması yaşamış ama bu travmanın bilincini oluşturamamış toplumların tepkileriyle karşılaşırız. Savunma, inkâr, öfke, küçümseme, mağduru yeniden suçlama ya da “biz de mağdurduk” söylemi, bu yüzleşememenin belirtileridir. Oysa fail travması bilince çıktığında, yani fail kendi eyleminin ağırlığını kabul ettiğinde, masumiyetini yeniden kurma imkânı da doğar. Bu masumiyet eski, bozulmamış, hiç suç işlememiş bir masumiyet değildir. Daha kırılgan, daha bilinçli, suçun ve sorumluluğun içinden geçmiş bir masumiyettir. Fail, mağdurlarla konuşarak, yüzleşerek, suçunu itiraf ederek ve suç bilinci geliştirerek, kaybettiği ahlaki zemini yeniden inşa etme şansına sahip olur. Sonsuza kadar kaybettiğini sandığı masumiyeti, ancak hakikate bakabildiği ölçüde yeniden kazanabilir. Yani mağdur zaten zulmü yaşamıştır; onun derdi, yaşadığı acıyı sonlandırmak, anımsayarak unutmayı denemek ve yeniden yaşanabilir bir hayat kurabilmektir. Biz çoğu zaman fail bilinci geliştirdiğimizde mağdura iyilik yaptığımızı sanırız. Oysa fail bilinci geliştiğinde, fail yalnızca mağdur için değil, kendisi için de bir dönüşüm imkânı elde eder.

Fail, zulümle yüzleştiğinde kendi normalliğini ve normalleşme imkânını yeniden kazanır. Sonsuza kadar........

© Artı Gerçek