BİR ÜLKENİN SINIRLARI KADAR EKOSİSTEMİ DE KORUNMALIDIR
Güvenlik denildiğinde aklımıza ne geliyor? Sınırlar, ordu, enerji, ekonomi, terörle mücadele, savunma sanayii... Peki ya su? Peki ya toprak? Ormanlarımız, tarım alanlarımız, denizlerimiz, kıyılarımız, yeraltı sularımız ve biyolojik çeşitliliğimiz?
Bunlar güvenliğin neresinde?
Artık dünyada güvenlik kavramının yalnızca sınırları korumakla açıklanamayacağı yeni bir döneme girdik. Bir ülkenin içme suyunu kaybetmesi, tarım topraklarının verimsizleşmesi, ormanlarının yok olması, denizlerinin kirlenmesi ve gıda üretiminin dışa bağımlı hale gelmesi de en az klasik güvenlik tehditleri kadar ciddi sonuçlar doğurabilir.
Bunun adı ekolojik güvenliktir.
Ekolojik güvenlik; çevrecilerin romantik bir talebi değil, devletlerin geleceğini ilgilendiren stratejik bir güvenlik meselesidir. Çünkü susuz kalan bir kentte ekonomik güvenlikten, üretim yapamayan çiftçinin bulunduğu bir ülkede gıda güvenliğinden, sürekli afet yaşayan bir coğrafyada toplumsal güvenlikten söz etmek mümkün değildir.
Birleşmiş Milletler de iklim değişikliğinin su ve gıda güvensizliğini artırabileceğini, geçim kaynaklarını zayıflatabileceğini, göçü ve doğal kaynaklar üzerindeki rekabeti tetikleyebileceğini açık biçimde ortaya koyuyor. Dolayısıyla çevre politikası artık yalnızca “doğayı koruma politikası” değildir. Aynı zamanda bir güvenlik politikasıdır.
SUYUNUZ YOKSA BAĞIMSIZLIĞINIZ EKSİKTİR
Türkiye'nin önündeki en önemli ekolojik güvenlik meselelerinden biri sudur. Nitekim 2026–2035 Ulusal Su Planı'nın su yönetimini milli güvenlik perspektifinden ele alması son derece önemlidir. Plan; su kaynaklarının miktar ve kalite açısından sürdürülebilir yönetimini, su güvenliğinin güçlendirilmesini ve iklim değişikliğine uyumu stratejik hedefler arasına koymaktadır. Ama artık planların ötesine geçmek zorundayız.
Bir ülkenin su güvenliği yalnızca barajlarının doluluk oranıyla ölçülmez. Havzalarınızı koruyabiliyor musunuz? Yeraltı suyunu çektiğinizden daha hızlı besleyebiliyor musunuz? Şehirlerde şebeke kayıplarını azaltabiliyor musunuz? Sanayide kullanılan suyu geri kazanabiliyor musunuz? Arıtılmış atıksuyu yeniden kullanabiliyor musunuz? Tarımda bir kilogram ürün için tüketilen suyu azaltabiliyor musunuz? Deniz suyunu gerektiğinde alternatif kaynak haline getirebiliyor musunuz? Ve en önemlisi; elinizdeki temiz su kaynaklarının kirlenmesine engel olabiliyor musunuz? Gerçek su güvenliği budur.
TOPRAĞINI KAYBEDEN ÜLKE GIDASINI KAYBEDER
Ekolojik güvenliğin ikinci büyük ayağı topraktır. Tarım toprağı yalnızca üzerinde ürün yetiştirilen bir arazi değildir. Bir ülkenin gıda fabrikasıdır. Ama biz çoğu zaman tarım arazilerine geleceğin gıda güvenliği açısından değil, bugünün metrekare değeri açısından bakıyoruz.
Ova görüyoruz; arsa düşünüyoruz. Kıyı görüyoruz; yapılaşma düşünüyoruz. Orman görüyoruz; kullanım alanı düşünüyoruz. Dere görüyoruz; taşkın yatağını unutuyoruz. Sulak alan görüyoruz; kurutup kazanılacak arazi zannediyoruz. Sonra kuraklık geldiğinde su arıyoruz, sel geldiğinde dere yatağını, gıda fiyatları yükseldiğinde tarım politikasını hatırlıyoruz.
Oysa ekosistemler yalnızca üzerinde yaşadığımız alanlar değildir. Ormanlar, topraklar ve sulak alanlar suyun miktarını ve kalitesini düzenler; erozyon, taşkın ve heyelan risklerini azaltır ve tarımsal üretkenliğin devamına katkı sağlar.
Doğa bize yıllardır ücretsiz bir altyapı hizmeti sunuyor. Biz ise çoğu zaman bu........
