menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Görmeden görmek (2)

17 0
14.03.2026

Benzer bir yaklaşımı Meksikalı fotoğrafçı Gerardo Nigenda Loranca’da da görüyoruz. Loranca genç yaşta glokom nedeniyle görme yetisini kaybetti. Bir süre sonra Meksika’da katıldığı bir fotoğraf atölyesinde yeniden fotoğrafla karşılaştı. İlk başta birçok kişi onun fotoğraf çekmesini garip buldu. Görmeyen birinin fotoğraf çekmeye çalışması birçok insanın zihninde mantıklı bir yere oturmuyordu.Ama Loranca fotoğrafı bambaşka bir şekilde kullanmaya başladı. Çektiği fotoğrafların üzerine Braille alfabesiyle notlar yazıyordu. Fotoğrafın üzerine eklediği bu dokunsal metinler görüntüyle hafıza arasında yeni bir ilişki kuruyordu.Loranca fotoğrafın onun için ne anlama geldiğini şöyle anlatıyordu.“Fotoğraf, zihnimde oynayan, dans eden ve gülen şeylere şekil vermemi sağlıyor.”Bu cümlede fotoğraf artık bir kayıt aracı olmaktan çıkıyor. Fotoğraf burada zihnin içindeki görüntüleri dışarı çıkaran bir araç haline geliyor. Fotoğraf gerçekliği kaydetmek yerine zihnin içindeki dünyayı görünür kılıyor.Kör fotoğrafçılarla yapılan bir radyo programında bir fotoğrafçının söylediği başka bir cümle de bu düşünceyi daha ileri götürüyor.“Fotoğrafı kameradan bakarak çekmezsiniz… Fotoğrafı zihninizle yaparsınız.”Bu cümle fotoğraf teorisinin belki de en radikal tanımlarından biri. Çünkü fotoğrafı teknik bir süreç olmaktan çıkarıp zihinsel bir sürece dönüştürüyor.Fotoğraf genellikle teknik terimlerle anlatılır. Lens, diyafram, sensör, ISO, kadraj… Ama bütün bu teknik süreçlerin öncesinde bir şey vardır. bir fikir, bir sezgi, bir duygu. Fotoğrafın asıl başladığı yer kameranın içi değil, insanın zihnidir.Amerikalı fotoğrafçı John Dugdale’ın hikayesi de bu düşünceyi destekliyor. Dugdale genç yaşta ciddi bir sağlık krizi geçirdi. HIV komplikasyonları ve sitomegalovirüs enfeksiyonu nedeniyle görme yetisinin büyük bölümünü kaybetti. Birçok kişi onun fotoğraf kariyerinin sona erdiğini düşündü. Ama Dugdale fotoğraf çekmeye devam etti.Üstelik bunu yaparken 19. yüzyılın eski fotoğraf tekniklerine yöneldi. Büyük format kameralar, platin baskılar ve siyanotiplerle çalışmaya başladı. Görme yetisi çok sınırlı olmasına rağmen görüntüyü zihninde kuruyor, sonra bu görüntüyü fotoğrafa dönüştürüyordu.Dugdale bu durumu şöyle açıklıyor.“Görmenin özü zihindir. Aslında gören şey zihindir.”Bu cümle belki de fotoğrafın en basit ama en unutulan gerçeğini anlatıyor. Göz sadece bir araçtır. Görüntüyü anlamlı hale getiren şey zihindir.Kör fotoğrafçıların birçoğu fotoğraf çekerken başka duyularını kullanıyor. Sesleri dinliyorlar, insanların hareketlerini hissediyorlar, mekanı dokunarak tanıyorlar. Bazıları kadrajı insanların ayak seslerini dinleyerek kuruyor. Bazıları ise mekanın akustiğini kullanıyor.Onların fotoğraf pratiği bize fotoğrafın aslında çok daha geniş bir algı alanı olduğunu gösteriyor. Fotoğraf sadece görsel bir eylem olmayabilir. Fotoğraf bazen işitme, dokunma ve hafızanın birlikte çalıştığı bir süreçtir.Bu hikayeler fotoğrafla ilgili çok temel bir soruyu yeniden düşündürüyor. Biz gerçekten fotoğraf çekerken ne yapıyoruz?Belki de çoğu zaman sadece gördüğümüz şeyi kaydediyoruz. Ama fotoğrafın asıl gücü belki de burada değil. Fotoğrafın asıl gücü görmediğimiz şeyi aramakta olabilir.Bir foto muhabiri olarak sahada bazen bunu çok net hissedersiniz. Vizörden baktığınızda gördüğünüz şey ile çektiğiniz fotoğraf aynı değildir. Çünkü deklanşöre basmadan önce zihniniz bir seçim yapar. O anda neyin önemli olduğuna karar verir. Ne dışarıda kalacak, ne kadrajın içine girecek… Bütün bunları göz değil, zihin belirler.Bu yüzden kör fotoğrafçıların hikayeleri bana fotoğrafın en saf halini hatırlatıyor. Belki de fotoğraf hiçbir zaman sadece görmekle ilgili değildi.Belki fotoğraf başından beri başka bir şeydi.Belki fotoğraf aslında görmeye çalışmanın bir biçimiydi.


© Anayurt