Oktay Sinanoğlu’nun Dil ve Tarih Hegemonyasına Eleştirel Bir Bakış
Türkiye’nin modern tarihinde, kendi alanında dünya çapında başarı kazanmış bazı bilim insanlarının, bu başarıdan aldıkları itibarı uzmanı olmadıkları alanlarda da mutlak otoriteye dönüştürmeye çalıştıkları görülmüştür. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Oktay Sinanoğlu’dur. Yale Üniversitesi’nin anma metni ile resmî biyografik kaynaklar açık biçimde göstermektedir ki Sinanoğlu’nun asıl bilimsel kimliği; teorik kimya, moleküler biyofizik ve biyokimya alanlarında yükselmiştir. Yani onun gerçek akademik kudreti dilbilim, tarih metodolojisi ya da filoloji sahasında değil, kimya sahasındadır [1][2].
Ne var ki Türkiye’de “Türk Aynştaynı” etiketiyle oluşturulan kamusal imaj, zamanla bu bilimsel itibarı dil, tarih, medeniyet ve Cumhuriyet tartışmalarına taşımış; Sinanoğlu, kendi uzmanlık alanı dışındaki başlıklarda da sorgulanamaz bir otorite gibi sunulmuştur. Burada sorun, bir bilim insanının memleket meseleleri hakkında konuşması değildir. Sorun, bu konuşmanın çoğu zaman bilimsel yöntemle değil, karizmatik etkiyle ve medya desteğiyle meşrulaştırılmasıdır. Böylece eleştiri, ilmî bir karşı çıkış olmaktan çıkarılıp “millî çizgiye muhalefet” gibi algılanmıştır. Bu sebeple Sinanoğlu etrafında oluşan hava, zaman zaman seküler bir “bilimsel şeyhlik” izlenimi vermiştir.
Sinanoğlu’nun en çok bilinen kitaplarından biri olan Bir Nev-York Rüyası: Bye Bye Türkçe, bibliyografik kayıtlarda “İngilizcenin baskısı altındaki Türkçenin durumunu inceleyen politik makaleler” olarak tanıtılmaktadır [3]. Bu tanım önemlidir; çünkü eser, teknik anlamda bir dilbilim incelemesi değil, daha çok kültürel-politik kaygılarla yazılmış polemik ve deneme metinlerinin toplamı niteliğindedir. Dolayısıyla bu kitabı, Türk dili üzerine yapılmış akademik bir dilbilim çalışması gibi okumak baştan metodolojik bir hatadır.
Sinanoğlu’nun Türkçe hassasiyetinin bütünüyle değersiz olduğu söylenemez. Yabancı dille eğitim, dil erozyonu ve kültürel özensizlik konularında dikkat çektiği bazı noktalar toplumsal karşılık bulmuştur. Ancak bir dilin tarihsel serüveni, yalnızca “Öz Türkçe” savunusuyla veya kelime temizliğiyle kavranamaz. Britannica’nın Türkçe ve Osmanlı Türkçesi maddelerinde belirtildiği üzere Türkçe, tarih içinde Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime ve bazı gramatik unsurlar almış; Cumhuriyet döneminde ise Latin alfabesine geçiş ve dil reformuyla yeni bir yazı ve ifade düzenine girmiştir [4][5]. Bu gerçek, Türkçenin tarihinin “saf dönem” ve “kirlenmiş dönem” diye iki keskin parçaya ayrılarak açıklanamayacağını gösterir.
Tam da bu noktada Sinanoğlu’nun yaklaşımındaki temel zaaf görünür hale gelir: O, çoğu zaman dil tarihini bilimsel katmanlaşma içinde çözmek yerine, kültürel alarm diliyle yorumlar. Kök, ek, gövde, dil akrabalığı, tarihî süreklilik ve söz varlığı gibi meseleler, ciddi karşılaştırmalı dilbilim yöntemleriyle incelenmesi gerekirken; onun popüler anlatılarında bunlar sık sık sezgisel ve yakıştırmacı açıklamalara bırakılmıştır. Bu yüzden Sinanoğlu’nun dil üzerine söyledikleri, geniş kitleleri etkileyen bir kültürel çağrı taşısa da ilmî dil çözümlemesi bakımından ikna gücü sınırlıdır. Bir kimyacının dil sevgisi kıymetli olabilir; fakat bu sevgi, onu kendiliğinden dilbilimci yapmaz.
Sinanoğlu’nun tarih ve medeniyet anlatısında da benzer bir romantizm vardır. O, İslam dünyasında yetişen büyük bilim adamlarını öne çıkarırken meseleyi çoğu zaman tarihsel süreklilik içinde........
