Din İktidar Ve Daralan Düşünce İklimi
İnsanlık tarihi yalnızca inançların tarihi değildir; aynı zamanda inanca, tanrıya, kadere, yaratılışa, ölüme ve adalete soru sorma tarihidir. Felsefe, insanın göğe bakıp “Bu evren nasıl doğdu?” diye sormasıyla başladı. Mitoloji de tragedya da din de felsefe de bu büyük sorunun çevresinde gelişti.
İnsan aklı tanrılar karşısında büsbütün suskun değildi. Prometheus, Zeus’un buyruğuna karşı çıkarak insanlara ateşi verdiği için cezalandırıldı; fakat bu ceza, insanlığın tanrısal otorite karşısındaki ilk büyük direniş simgelerinden biri olarak kaldı. Aristofanes, tanrıları sahneye indirip hicvetti. Euripides, tanrıların adaletini tragedyaların içine taşıdı. Yani pagan dünyanın edebiyatında tanrılar yalnız tapınılan varlıklar değildi; aynı zamanda sorgulanan güçlerdi.
Bu sorgulama tek tanrılı dinlere geçildiğinde de tümüyle ortadan kalkmadı. Tevrat’taki Eyüp, Tanrı’nın adaletini sorguladı. “Ben suçsuzken niçin acı çekiyorum?” sorusu, insanın yaratıcı karşısındaki en eski ve en sarsıcı feryatlarından biridir. Hıristiyan düşüncesinde Augustinus, “Tanrı göğü ve yeri yaratmadan önce ne yapıyordu?” sorusunu ele aldı. Bu soruyu susturmak yerine zaman, yaratılış ve Tanrı ilişkisi üzerinden tartıştı. Demek ki büyük dinî geleneklerin içinde bile soru sormak her zaman hakaret sayılmamıştır.
İslam dünyasında da benzer bir sorgulama damarı vardır. İbnü’r-Râvendî, Ebû Bekir er-Râzî, Ebü’l-Alâ el-Maarrî ve Ömer Hayyam gibi isimler; kaderi, vahyi, peygamberliği, din adamlığını, günahı, cehennemi ve yaratılış adaletini farklı sertliklerde tartıştılar. Özellikle Hayyam’a nispet edilen rubailer, “Beni sen yarattıysan suçum niçin benim?” diye özetlenebilecek büyük bir kader ve adalet sorgulamasını şiirin kısa, keskin ve unutulmaz diliyle ortaya koydu.
Bu noktada Darwin’in hayatı da ibret verici bir örnek olarak hatırlanabilir. Gençliğinde Cambridge’de Anglikan din adamı olmayı düşünecek kadar dinî çevre içinde yetişen Darwin, hayatı boyunca inanç meselesiyle hesaplaşmıştır. 1851’de çok sevdiği kızı Annie’yi henüz on yaşındayken kaybetmesi, onun zihninde Tanrı, tabiat, acı ve adalet sorularını daha da derinleştirmiştir. Bu olayı tek başına Darwin’i “Darwin yapan” kırılma saymak tarihî bakımdan ihtiyat gerektirir; fakat şu açıktır: Masum bir çocuğun ölümü karşısında “Bu acıya izin veren Tanrı nasıl bir Tanrıdır?” sorusu, modern insanın dinî adalet anlayışına yönelttiği en sarsıcı sorulardan biridir. Darwin’in tabiatı mucizeyle değil, kendi yasaları içinde açıklama çabası da bu büyük sorgulama ikliminin içinde anlam kazanır.
Burada önemli olan şudur: İnsanlık, binlerce yıldır tanrıya, kadere, yaratılışa ve dinî otoriteye soru sormuştur. Bu sorular bazen dua, bazen isyan, bazen hiciv, bazen şiir, bazen felsefe diliyle ifade edilmiştir. Düşünce tarihi, kutsal sayılan alanlara yöneltilmiş bu sorular olmadan yazılamaz.
Fakat dinler kurumlaştıktan sonra başka bir gerçek ortaya çıktı. Din, yalnız vicdanın ve ahlakın alanında kalmadı; çoğu zaman iktidarın, devletin, sınıf düzeninin ve hâkim güçlerin meşruiyet aracına dönüştü. Tanrının buyruğu ile kralın buyruğu, ilahî irade ile siyasal otorite, dinî hakikat ile devlet menfaati birbirine karıştı. Böyle dönemlerde dine yönelen eleştiri yalnızca inanç eleştirisi........
