İhtişam ve Şatafat Arttıkça Çöküş Yaklaşır
Tarih boyunca iktidarlar gücünü göstermek için devasa yapılar inşa etti. Altın varaklı salonlarda ihtişamlı kabul merasimleri düzenledi. Zannettiler ki saraylar, köşkler ve ihtişamlı törenler devletin gücünü gösterecek. Tarih, lüksü güç sanan rejimlerin hazin sonlarıyla doludur. Örneğin; Fransa’da XIV. Louis, iktidarını sarsılmaz kılmak için Versailles Sarayı’nı inşa ettirdi; som altından eşyalar ve devasa bahçelerle güç illüzyonu yarattı. Ancak o şatafatlı duvarların ardında çöken bir halk ve iflas eden bir hazine vardı. Sonuç? Sadece bir asır sonra o ihtişamlı duvarlar, güvenini kaybeden bir halkın öfkesiyle sarsıldı.
Benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde maliye dış borç batağındayken inşa edilen Dolmabahçe ve Çırağan sarayları devletin çöküşünü durdurmaya yetmedi. Aksine, kurumsal çürüme ve güvensizlik derinleştikçe, mimari gösteriş sadece bir göz boyamadan ibaret kaldı. Çünkü devlet; saraylarla değil, adalet ve liyakat mekanizmaları işlediği için büyür.
Buna karşılık mütevazı devlet yapılarıyla yönetilen bazı ülkeler, hukukun üstünlüğü, liyakate dayalı kamu yönetimi, bilim ve teknolojiye öncelik veren güçlü kurumları ve yüksek yaşam standartları sayesinde dünyanın en saygın devletleri arasına girdi. Son dönemde gerçekleştirilen NATO Zirvesi vesilesiyle yapılan hazırlıklar, güvenlik tedbirleri, protokol düzenlemeleri ve kamuoyuna yansıyan görkemli görüntüler yeniden aynı soruyu gündeme taşıdı: “Devletin büyüklüğü gösterişli organizasyonlarla mı ölçülür?” Kurumsal güvenin ve şeffaflığın olmadığı bir yerde yapılan her lüks harcama, dış dünyada bir "kudret" göstergesi değil; aksine hesapsız bir "israf" olarak algılanır.
Uluslararası zirveler elbette devletlerin diplomatik vitrini niteliğindedir. Ev sahibi ülkenin güvenliği sağlaması, organizasyonu başarıyla yürütmesi ve misafirlerini en iyi şekilde ağırlaması doğal ve gerekli bir devlet görevidir. Ancak diplomatik temsil ile........
