menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Halil MERT Duygusallıkla Değil, Ferasetle Ayakta Kalınır…

13 0
03.04.2026

Türkiye’nin ve içinde bulunduğu bölge coğrafyasının en büyük problemlerinden biri, karar vericiler dahil olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin meseleleri duygusal reflekslerle ele almasıdır.

Ayakta kalmanın yolu; öfke, romantizm, slogan veya hamaset değil, feraset, strateji, sabır ve Milli Akıldır.

Bir operasyon önümüze konuluyor, biz çözüm zannediyoruz.

Bir Psikolojik Harp hamlesi geliyor, biz onu demokratikleşme diye okuyoruz.

Bir bölücü manevra yapılıyor, biz bunu yeni bir siyasal açılım diye alkışlamaya kadar gidiyoruz.

Halbuki bu coğrafyada kimse size niyetini olduğu gibi söylemez.

Önce kavramları değiştirirler.

Sonra zihinleri dönüştürürler.

Sonra meşruiyet üretirler.

En son haritayı önünüze koyarlar.

Ve işte bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

DİYARBAKIR’DAKİ TABLO: ASIL SORU “KİM KONUŞUYOR?” DEĞİL, “KİM ADINA KONUŞUYOR?”

Diyarbakır’da kurulan “Kürt Milli Platformu” benzeri oluşumlar bu açıdan son derece dikkatli okunmalıdır. Özellikle “tek liderlik yok” gibi çıkışlar ilk bakışta bazı çevrelere “çoğulculuk” ya da “yeni bir arayış” gibi sunulabilir. Fakat meseleye biraz daha dikkatli bakıldığında burada çok daha ciddi bir soru ortaya çıkıyor:

Bu çıkış gerçekten çözüme mi matuf, yoksa yeni bir siyasi-psikolojik operasyonun parçası mı?

Çünkü bugüne kadar “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” gibi başlıkların içine, ihanetle anılması gereken bazı figürler “önder”, “kurucu önder”, “liderlik” gibi kavramlarla boca edildi. Şimdi ise buna alternatif gibi görünen yeni “Kürt Milli Platformu” gibi yapılar devreye sokuluyor.

Bugün Diyarbakır merkezli bu platformun açıklanan çizgisinde “self-determinasyon”, “uluslararası hukuk”, “anayasal statü”, “anadilde eğitim”, “Milli Temsil Heyeti” ve uluslararası kurumlarla diplomatik temas gibi başlıklar açık biçimde yer alıyor. Ayrıca “tek başkan yok” vurgusuyla kolektif bir temsil modeli öne çıkarılıyor. Bu, yalnızca yerel bir sivil girişim değil; söylem ve hedef seti itibarıyla dışarıya da mesaj veren bir siyasal çerçeve olarak okunmalıdır.

Yani mesele artık yalnızca bir örgütün veya bir lider figürünün etrafında dönen klasik güvenlik meselesi değildir. Daha tehlikeli bir safhaya geçilmektedir:

Bölücülük, örgütsel hiyerarşiden çıkarılıp “sivil meşruiyet” zeminine taşınmak istenmektedir.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Çünkü bu ülkede bölücülük hiçbir zaman sadece dağda silahla yapılmadı.

Bazen masada yapıldı.

Bazen televizyonda yapıldı.

Bazen akademide yapıldı.

Bazen STK görünümlü yapılarla yapıldı.

Bazen de “hak”, “kimlik”, “özgürlük”, “çoğulculuk” paketine sarılarak yapıldı.

O yüzden asıl soru “kim konuşuyor?” değildir.

Kimin diliyle konuşuyor?

Kimin hazırladığı zeminde konuşuyor? Arkasında hangi dış güç var?

TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİK OLGUNLUĞUNU GÖRÜN, TÜRK MİLLETİNİN SABRINI GÖRÜN

Ama burada asıl herkesin yüzüne çarpılması gereken gerçek başka!

Bölücülüğe dayanak yapılabilecek bir oluşum bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vilayetinde, hem de Diyarbakır gibi sembol ve büyük bir şehirde toplanabiliyor.

Peki bu neyi gösteriyor?

Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokratik olgunluğunu gösteriyor.

Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özgüvenini gösteriyor.

Bu, Türk Milleti’nin sabrını ve ferasetini gösteriyor.

Ve herkesin özellikle anlaması gereken nokta şudur…

Türk Milleti aptal değildir.

Ferasetsiz hiç değildir.

Bu milletin bugün hâlâ büyük ölçüde soğukkanlı kalmasının sebebi korku değildir.

Sebebi teslimiyet değildir.

Sebebi gaflet değildir.

Sebebi; Devlet Şuuru, Tarih Hafızası ve ağırbaşlılıktır.

Bu millet nice provokasyonlar gördü.

Nice ihanetler gördü.

Nice iç ve dış kuşatmalar gördü.

Ama her defasında sabırla, ferasetle, ağırbaşlılıkla hareket etmeyi bildi.

Fakat herkes şunu da aklına kazısın…

HER SABRIN BİR SINIRI VARDIR…

Bu yüzden Türkiye’yi etnikçilikle, mezhepçilikle, cemaatçilikle, tarikatçılıkla, ideolojik fanatizmle, dış bağlantılarla, vekâlet ilişkileriyle istismar etmeye çalışan herkes çok iyi düşünsün.

Türk kökenliymiş, Kürt kökenliymiş, Aleviymiş, Sünniymiş, sekülermiş, muhafazakârmış, hiç fark etmez.

Kim bu ülkenin birliğine kast ediyorsa, karşısında yalnızca devleti değil, tarihten süzülmüş büyük bir millet refleksini 15 Temmuz’da olduğu gibi bulur.

Ve o refleks harekete geçtiğinde, herkes için oyun biter.

Bu milletin sabrını zafiyet sananlar tarih bilmez.

Bu milletin sessizliğini korkaklık sananlar sosyolojiden de anlamaz.

Bu milletin tahammülünü aptallık zannedenler ise kendi sonlarını hazırlar.

ASIL FELAKET MİLLÎ BİRLİĞİMİZE YAPILAN SALDIRILAR DEĞİL, ASIL FELAKET MİLLÎ UNSURLARDAKİ DİRENÇSİZLİKTİR.

Bugün daha korkutucu olan şey sadece bölücü yapıların konuşuyor olması değildir. Daha korkutucu olan, üniter devlet yapısını savunduğunu söyleyen nice çevrenin bile dişe dokunur bir tepki vermemesidir.

İnsan gerçekten sormadan edemiyor…

Niçin bu kadar tepkisizlik var?

Niçin bu kadar dirençsizlik var?

Tamam, hükümet edenler muhafazakâr olabilir, dindar olabilir, milliyetçi olabilir, başka bir siyasi çizgiden geliyor olabilir. İyi de bu durum, toplumun geri kalanının aklını, iradesini ve itirazını askıya almasını mı gerektiriyor?

Birileri önden uçuruma yürüyor diye, biz de peşlerinden uslu uslu KOYUN GİBİ uçuruma mı gideceğiz?

Bu ülkede en tehlikeli şeylerden biri artık açık açık şudur.

İnsanlar düşünmeyi, sorgulamayı ve direnç göstermeyi “uyumsuz-asi olmak” sanıyor.

Bugün yaptığımız sessizlik, ferasetsizdik uyum değil.

Bu, düpedüz sürüleşmedir.

Ve tarihte nice devletler dış saldırıyla değil, içerideki bu gevşeklik, konforculuk ve teslimiyet haliyle zayıflatılmıştır.

Türkiye’de bugün yaşanan en büyük zihinsel çürüme budur.

İnsanlar artık “itaati” akıl, “sessizliği” olgunluk, “dirençsizliği” devlet terbiyesi sanmaya başladı.

Halbuki DEVLET TERBİYESİ, gerektiğinde direnç gösterebilmektir.

Millet olmak, gerektiğinde itiraz edebilmektir.

Milli şuur, gerektiğinde milli menfaatler için, şahsi çıkarları ayak altına alıp, akışa karşı durabilmektir.

ÜÇ YÜZ YILDIR EMPERYALİZM KAZANIYOR, BİZ HÂLÂ SLOGANLA OYALANIYORUZ…

Bakın acı ama gerçek şudur.

Son üç yüz yıldır emperyalizm sürekli kazanıyor.

Birinci Dünya Savaşı bu sürecin zirvesiydi.

O savaş yalnızca toprak kaybı değildi.

O savaş, HASTA ADAM ilan ettikleri Türk Devletini ortadan kaldırma operasyonuydu...

O savaş Büyük Türk Milleti’ni Anadolu’dan Asya steplerine kovma teşebbüsüydü.

Sevr bunun hukuk metniydi.

Biz Sevr’den geri döndük.

Sakarya’dan geri döndük.

Kanla, irfanla, imanla, akılla geri döndük.

Ama bugün hâlâ içeride birileri çıkıp İstiklal Harbi’ni küçümsüyor.

Mehmetçiğin mücadelesini aşağılıyor.

Cumhuriyet’i, Milli Devleti ve bağımsızlık fikrini içeriden kemirmeye çalışıyor.

Üstelik bunu çoğu zaman “özgürlük”, “mağduriyet”,........

© Akasyam