Sağlık Nedir? Tanımların Ötesinde Bir Varoluş Sorgulaması
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Sağlık Nedir? Tanımların Ötesinde Bir Varoluş Sorgulaması
Klinik odamın sessizliğinde, karşımdaki koltuğa oturan her birey aslında şu soruyu sorar: “Ben neden buradayım ve ‘iyi’ olmak ne demek?” Biz hekimler, bazen laboratuvar sonuçlarının steril dünyasında sağlığı rakamlara indirgeyebiliyoruz. Oysa sağlık, tahlil tüplerine sığmayacak kadar geniş bir varoluş zeminidir. Gelin, modern tıbbın bazen unuttuğu o kadim hafızaya, kelimelerin ve ruhun derinliklerine birlikte inelim.
Çoğumuz sağlığı, sadece grip olmamak, ateşimizin çıkmaması veya hastaneye gitmek zorunda kalmamak olarak düşünürüz. Ancak gerçek şu ki; sağlık, sadece vücudundaki mikropların yokluğu değildir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), sağlığı çok daha kapsamlı ve stratejik bir şekilde tanımlar: Sağlık; fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan tam bir “iyilik hali”dir.
Sağlığımız, elimizde olan ve olmayan birçok farklı parçanın birleşimiyle oluşan dev bir yapboz gibidir. Genetik yapımız (aileden gelen miras) veya yaşadığımız şehrin hava kalitesi, bize dağıtılan kartlardır; bunları biz seçmeyiz.
Kelimelerin Hafızası: Bir Toplumsal Sözleşme Olarak Şifa
Düşünce dünyamızı kullandığımız kavramlar inşa eder. “Sağlık” kelimesi, Türkçede “sağ” yani “var olmak” kökünden gelir. Evet, sağlıklı olmak için birinci şartımız hayatta olmaktır. Ancak kaynağın da fısıldadığı gibi: “Ama yetmez.” Varlık, kendi başına sağlığı garanti etmez; o varlığın “sıhhatli”, yani “doğru ve gerçek” bir zemine oturması gerekir.
Kelimelerin etimolojik kökenleri, aslında hekim ve hasta arasındaki o görünmez toplumsal sözleşmeyi de açıklar:
Hasta (Farsça): Farsça “yaralı” demektir; bir yerinden eksildiğini fısıldar.
Tıp / Tabip (Arapça): “Bilmek” ve “Bilen” demektir.
Hekim (Arapça): “Hikmet sahibi”dir; sadece semptomu değil, hayatın yasasını görür.
Sıhhat (Arapça): “Gerçek ve doğru” olandır.
Doktor (Latince): Bir “Öğretmen”dir; hastaya nasıl yaşayacağını öğretir.
Derman: Sanskritçe “Dharma” ile akrabadır; yani “Sağlam Yasa”.
Bu kavramlar birleştiğinde karşımıza şu sarsıcı tablo çıkar: Hasta (yaralı), derman (sağlam yasa) arayışıyla Tabip’e (bilene) gelir. Eğer hekim, hastasına sadece bir ilaç verip onu yaşamın yasalarına karşı eğitmiyorsa (Doktorluk yapmıyorsa), bu sözleşme bozulmuş demektir. Şifa, bireyin yaşamını yeniden o “sağlam yasa” üzerine inşa etmesidir.
Öznel İyi Oluşun Trajedisi: Bombadan Enkaza
Bir insanın kendini “çok iyi” hissetmesi her zaman sağlık mıdır? Yoksa bu, biyolojik bir saatli bombanın pimi çekilmeden önceki sessizliği midir?
Klinik pratiğimde karşılaştığım iki uç örnek, öznel algı ile nesnel gerçeklik arasındaki o korkunç uçurumu gösterir. 30’lu yaşlarındaki o kadın hastayı hatırlıyorum; acil servise getirildiğinde “Hiç bu kadar iyi olmamıştım, bomba gibiyim!” diye bağırıyordu. Oysa üç gündür uyumamış, kontrolsüzce borçlanmış ve riskli davranışlarla hayatını enkaz haline getirmişti. Biz ona “Manik Atak” dedik. Tedavi sonrası duyduğu o derin utanç, “tek başına” öznel hazzın nasıl bir yanılsama olduğunu kanıtlıyordu.
Diğer yanda, 60 yaşındaki o mağrur adam… Tansiyonu ölümcül seviyelerdeydi ama “Şikâyetim yok, kaderimde ne varsa o olur” diyerek tedaviyi reddetti. Onun için “iyi hissetmek” yeterliydi. Birkaç ay sonra felçli bedeniyle konuşma yetisini kaybettiğinde, kaderiyle değil, reddettiği rasyonaliteyle yüzleşiyordu.
Burada felsefi bir sarsıntı yaşarız: Eğer kişi kendini sağlıklı sayıyorsa ama “nesnel” gerçeklik onu yalanlıyorsa, o kişiyi sağlıklı kabul edebilir miyiz? Hayır. Gerçek sağlık, hissedilen haz ile biyolojik/nesnel “iyilik” arasındaki o sancılı mutabakattır.
Normallik ve “Paket Programlar” Üzerine
Sağlık kavramı hukuk ve ahlakla kesiştiğinde işler daha da grileşir. 15 yaşındaki bir genci düşünün: Okulu reddediyor, babasına öfke kusuyor ve “18 yaşımda kendimi öldüreceğim” diyor. Aile feryat figan “Onu kurtarın” derken, genç adam “Benim bir sorunum yok” diyor. Burada tıp, TCK 31/2 maddesinde belirtilen “davranışlarını yönlendirme yeteneği” kavramına sığınır. Biz bu gence “Majör Depresif Bozukluk” tanısı koyarken ve bir tedavi planlarken, gerçekten onun ruhunu mu iyileştirmeye çalışıyoruz yoksa onu toplumsal normlara uydurmak için “sağlık” kavramını bir etiket olarak mı kullanıyoruz? Bu vakada doktorun ikilemi şudur: Hedef, genci babasının istediği o “normal” kalıba sokmak mı, yoksa onun varoluşsal sancısının içindeki o özgün “gerçeği” mi aramak?
“Acı Varsa Sağlık Yok”: Hemhâl Olmanın Gücü
Modern tıp, laboratuvar testleri temiz çıktığında “Sapasağlamsınız” demeyi sever. Oysa karnındaki ağrıyla kıvranan 35 yaşındaki adam için o temiz raporların hiçbir anlamı yoktur. Eğer bir yerde acı varsa, orada sağlık yoktur. Ancak buradaki en önemli kavram şudur: Hemhâl olmak. Acı, sadece bireyin özel mülkiyeti değildir. Bir çocuk acı çekiyorsa annesinin sağlığı bozulur; bir hasta ızdırap içindeyse hekimin gerçekliği sarsılır. Paylaşılan her acı toplumsallaşır ve nesnelleşir. Sağlık, acının “katlanılabilir” bir sınırda tutulmasıdır. Unutmayın, başkasının acısı bizim acımız olduğunda sağlık bireysel bir başarı değil,........
