Pandora’nın Kutusu: Hanta ve Geleceğin Ölümcül Silahları
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Pandora’nın Kutusu: Hanta ve Geleceğin Ölümcül Silahları
Antik efsaneye göre Zeus, insanları cezalandırmak için fırsat kollamaktadır. Pandora’ya evlilik hediyesi olarak içinde kötülüklerin bulunduğu bir çömlek gönderir ve asla açmaması gerektiğini fısıldar. Bir süre sonra merakına yenilen Pandora, çömleğin kapağını açar ve içindeki tüm kötülüklerin dünyaya yayılmaya başlamasına vesile olur. Bir anda yaptığına pişman olan Pandora kutuyu yeniden hızla kapatır. Bu da insanların içindeki kötülüğün yayılmasını önlemeye yönelik bir umut ve bir ışık olarak belirir. Bugün, “insanlığı korumak” adına laboratuvarların kapalı kapıları ardında daha ölümcül ve bulaşıcı hale getirilen virüsler, modern bilimin kendi elleriyle inşa ettiği yeni bir Pandora’nın kutusuna dönüşmüş olabilir mi?
Hükümetlerarası Bilim-Politika Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Platformu (IPBES) tarafından 2020 yılında yayınlanan “Biyoçeşitlilik ve Pandemiler Çalıştay Raporu”na (2020) göre doğanın derinliklerinde, kuşlarında ve yarasa dahil memelilerde henüz keşfedilmemiş yaklaşık 1.7 milyon virüs olduğu ve bunlardan 540.000 ila 850.000’inin insanlara bulaşma potansiyeli taşıdığı ifade ediliyor. İnsanlık namına (!) küresel salgınları ortaya çıkmadan önce tespit etmek amacıyla yola çıkan ve kendilerine “virüs avcıları” (virus hunters) diyen bilim insanları, vahşi doğanın en ücra köşelerindeki mağaralara ve yağmur ormanlarına giderek bu bilinmeyen potansiyel ölümcül patojenleri topluyorlar. Ancak asıl tehlike, bu virüslerin doğada bulunması değil, izole edildikleri ortamdan alınıp laboratuvarlara getirilmesinden sonra başlıyor.
Geleneksel olarak viroloji, doğada var olan ve/veya canlılarda hastalık yapan virüsleri anlamaya çalışan bir bilim dalıydı. Ancak son yirmi yılda bilim dünyası, “öngörücü viroloji” (predictive virology) adı verilen daha iddialı ve tehlikeli bir yola girdi. Bilim insanları artık salgınları önceden tahmin edebilmek ve aşıları önceden hazırlayabilmek umuduyla, virüs avcılarının getirdiği bu vahşi virüslerin genetiğiyle oynuyor, onlara yeni fonksiyonlar kazandırıyor ve bulaşıcılıklarını yapay olarak artırıyor.
“Fonksiyon Kazandırma” (Gain-of-Function) olarak bilinen bu çalışmalar, insanlığı korumak için tasarlanmış olsa da, günümüzde küresel sağlığı tehdit eden büyük bir riske dönüşmektedir.
BSL-4 Laboratuvarları: Ölüm Üretim Tesisleri mi?
Filmlerde gördüğümüz, araştırmacıların uzaylı gibi görünen pozitif basınçlı tulumlarla girdiği, Marburg, Ebola ve Sarı humma virüsü gibi ölümcül patojenlerin saklandığı o laboratuvarlara BSL-4 (Biyogüvenlik Seviyesi 4) adı veriliyor. 2001’deki Amerika Birleşik Devletlerindeki şarbon saldırıları ve ardından gelen SARS ve COVID-19 salgınları, dünyada bir “biyogüvenlik yarışı” başlattı.
Global BioLabs’ın raporlarına göre, son yıllarda bu laboratuvarların sayısı çok hızlı şekilde artmaya devam ediyor. Günümüzde en az 27 farklı ülkede operasyonel, inşa halinde veya planlanmış toplam 70 civarında BSL-4 laboratuvarı bulunuyor. Asıl korkutucu olan ise, bu tesislerin u’i yoğun nüfuslu şehir merkezlerinde veya şehirlere çok yakın bölgelerde yer alıyor. Tenis kortu kadar küçük, kısıtlı alanlarda yürütülen hayvan deneyleri ve virüs manipülasyonları, olası bir insan hatası durumunda veya kötü niyetli kişilerin eliyle patojenlerin doğrudan şehir hayatına ve toplu taşımaya karışması riskini taşıyor. Üstelik bu laboratuvarları inşa eden ülkelerin büyük bir çoğunluğunda, virüslerin çalınmasını veya kötüye kullanılmasını engelleyecek yeterli ulusal/uluslararası güvenlik kuralları veya yasaları bulunmuyor.
Frankenstein Virüsler: 2015’ten COVID-19’a Uzanan Şüpheler
Bilim dünyasında tehlike çanları aslında COVID-19’dan çok daha önce çalmaya başlamıştı. 2015 yılında Nature Medicine dergisinde yayımlanan uluslararası bir araştırma, genetik mühendisliğinin sınırlarını ne kadar zorladığımızı gözler önüne serdi. ABD ve Çin’deki araştırmacılar (Wuhan Viroloji Enstitüsü dahil), yarasalarda bulunan ancak insanlara zarar veremeyen zararsız bir koronavirüs iskeletini aldılar ve ona, doğrudan insan hücrelerine girebilmesini sağlayan yeni bir “Spike” (Diken) proteini eklediler.
Ortaya çıkan bu “kimerik” (melez) virüs, laboratuvardaki insan hücrelerini hızla enfekte etti ve dahası, mevcut hiçbir aşı veya antikor bu yeni laboratuvar yapımı virüse karşı işe yaramadı. Dönemin önde gelen virologları, “Bu virüs laboratuvardan kaçarsa yörüngesini kimse tahmin edemez” diyerek uyarıda bulundular.
Bu uyarılardan sadece birkaç yıl sonra, 2018’de “Project DEFUSE” adlı bir proje önerisi ortaya çıktı. Araştırmacılar, yarasa koronavirüslerine “Furin Kesim Bölgesi” (FCS) adı verilen ve virüsün insan hücresine girişini inanılmaz hızlandıran özel bir genetik şifre eklemeyi planlıyorlardı. Ve tesadüfe bakın ki; 2019’un sonlarında Wuhan’da ortaya çıkan COVID-19 virüsü (SARS-CoV-2), doğadaki yakın akrabalarının hiçbirinde bulunmayan ve tam da o projede bahsedilen mükemmel “Furin Kesim Bölgesine” sahip olarak, doğrudan insana adapte olmuş bir şekilde hayatımıza giriverdi.
Hantavirüs ve Ölümcül Şifre
Bilim dünyası koronavirüslerle yaşananlardan ders almış gibi görünmüyor. Son yıllarda bilim insanları ve virologlar, Güney Amerika’da 0-P’ye varan ölüm oranına sahip olan ve kemirgenlerden bulaşan ölümcül “Andes virüsüne” (ANDV) odaklandı. Andes virüsünü özel kılan şey, bilinen onlarca hantavirüs arasında insandan insana bulaşabildiği bilinen tek tür olmasıydı.
Nisan 2023’te mSphere dergisinde yayımlanan sarsıcı bir çalışmada, bilim insanları Andes virüsünün insandan insana nasıl bulaştığının genetik sırrını çözdüklerini duyurdular. Makale, virüsün ölümcüllüğünü azaltırken insanlar arasında havadan bulaşmasını tetikleyen spesifik genetik mutasyonları açıkça haritaladı. Bir başka deyişle, herhangi bir laboratuvarın bu mutasyonları kopyalayarak süper bulaşıcı yeni hantavirüsler üretebilmesi için gereken “biyolojik silah tarifini” (blueprint) herkese açık olarak yayımladılar.
MV Hondius Felaketi (2026): Laboratuvardan........
