menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Ah Hakkı” ve YZK Formülü

12 0
15.06.2026

{vendor_count} satıcılarını yönetin

Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

“Ah Hakkı” ve YZK Formülü

İnsanın varlık sahnesindeki serüveni, ihtiyaçlar ile imkanlar arasında gerilen görünmez bir ipte yürümeye benzer. Bu yürüyüş, dışarıdan bakıldığında düz bir çizgiden ibaret zannedilse de özünde sürekli yön arayan, sapan, çarpan ve yeniden doğrulan bir istikamet yani kıvam arayışıdır.

Hayat dediğimiz bu dinamik ilişkiler ağında, her birimiz bir olaya, bir duruma ya da bir gelişmeye bir şekilde taraf oluruz. Müdahil olduğumuz her ilişki, hayatın ritminde kendimize has bir iz bırakma arzusunu da beraberinde getirir. İşte bu arzu, varoluşsal düzlemde her insanın saklı tuttuğu bir hakkı doğurur: “Ah hakkı”. Bu hakkın mahiyetini kavramak için ritmin ve güftenin birbirine karıştığı o eski hikâyeye dönmek gerekir. Edebiyatçı, şair ve güftekâr Fuat Edip Baksı, bir akşam vakti öğretmenlik yaptığı okul kapısında telaşlı bir kız öğrenciyle çarpışır. Bu anlık karşılaşma, onun iç dünyasında bambaşka bir kapı aralar ve ortaya o meşhur “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size” güftesi çıkar. Bestekâr Selahattin Pınar bu güfteyi alır, kendi duygu seliyle yoğurarak hicaz bir esere dönüştürür. Ancak icra esnasında bestekâr, eserin sonuna güftede aslen bulunmayan bir “Ah!” nidası ekler. Güftekâr, kendi metninin sınırlarının ihlal edildiği gerekçesiyle bu duruma öfkelendiğinde, bestekârın cevabı sakin fakat sarsıcıdır: “Sen güftekârsın, doğrudur; ama ben de bestekârım. Benim hiç mi ah hakkım yok?”

“İnsan-olma ve İnsan-kalma Bilinci ve Çabası Olarak Ahlak, Hayatı Bestelemektir!”

Bu hikâye, sanatsal bir çekişmenin ötesinde, insanın sınırlılıklar alemindeki konumuna işaret eder. Her birimiz hayatın bize sunduğu yalın gerçekliği (güfteyi), kendi algı, duygu ve irade süzgecimizden geçirerek besteleriz. Bu oylama ve yorumlama sürecinde, aralara eklediğimiz her durak, her nefes ve her nida bizim “ah hakkı”mızdır. Ancak asıl mesele, bu hakkın nerede ne zaman ve ne ölçüde kullanılacağını tayin edebilmektir.

Kendini mutlaklık aleminde gören bir kişi, her istediğinin kendi dilediği biçimde gerçekleşmesini talep edebilir. Nitekim bir köprüaltı filozofunun “Ben Allah’ım; kadınlar cennete, erkekler cehenneme… ben böyle istiyorum” deyişindeki mutlaklık arzusu, mukayyet olan insan için uzak bir ütopya ya da kaostur.

Bizler sınırlı varlıklarız. Her istediğimizin olmadığı, olacak diye umduğumuz beklentilerin dış karşılaşmalarla akamete uğrayabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden ah hakkını bir keyfilik değil, bir sorumluluk olarak görmek gerekir.

Tam da bu noktada, hayatı estetik ve ahlaki bir dengede tutabilmek için bir pusulaya ihtiyaç duyarız. Bu pusulayı “YZK” olarak formüle etmek mümkündür: Yerinde, Zamanında ve Kıvamında.

İnsanın her sözü, her eylemi ve her davranışı bu üçlü sacayağı üzerine oturmalıdır. Bir eylemin sadece teoride doğru olması yetmez; onun doğru mekânda, yani yerinde tezahür etmesi gerekir. Doğru mekândaki bir eylem, doğru uğrakta yani zamanında icra edilmediğinde hükmünü yitirir ya da yıkıcı olur. Mekân ve zaman uyuşsa bile, eylemin özünü oluşturan ölçü, yani kıvamı tutturulamazsa harcanan tüm emek zayi olur. Kıvam, statik bir donmuşluk değil; her yeni durumda, her yeni karşılaşmada yeniden bir ortalama tutturabilme, yani itidal becerisidir.

Eğer hayatı bu bütünlüklü perspektiften koparır, yerindeden “Y”yi, zamanındadan “Z”yi, kıvamındadan da sadece “K”yi alırsak, geriye dönüp baktığımızda elimizde kalan tek şey anlamsız bir üç harf dizilimi, “Y-Z-K” olur; yani YaZıK etmiş oluruz kendimize, ömrümüze…

“İlkeli olmak” ile “ilkel kalmak” arasındaki o ince çizgi, tam olarak YZK formülünü hayat tarzı haline getirip getirememekle ilgilidir. Türkçe ve Latin harflerinin bize sunduğu bir imtiyazla görürüz ki,........

© Akademik Akıl