Kırgızistan’da İnsan, Kültür ve İletişim: Neler Farklı?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Kırgızistan’da İnsan, Kültür ve İletişim: Neler Farklı?
Kırgızistan denilince aklınıza ne geliyor? Geleneksel kıyafetler, atlar, meralar, Tanrı Dağları, Manas Destanı… Peki, Cengiz Aytmatov’un bu toprakların yetiştirdiği büyük bir yazar olduğunu biliyor musunuz? Onun eserlerinden herhangi birini okudunuz mu mesela? Ya da Türk sinemasının unutulmaz filmlerinden Selvi Boylum Al Yazmalımın, aslında Aytmatov’un Kırmızı Eşarp adlı eserinden uyarlandığını? Hani o filmle hafızalarımıza kazınan “sevgi emektir” sözünü…
Neyse, çok uzatmayayım…
Benim zihnimde de Kırgızistan denildiğinde bu bilgi kırıntıları dışında, yeni, güncel ve bugüne ait pek fazla şey olmadığını itiraf etmeliyim.
Evet, bu kez yolum Kırgızistan’a, Bişkek’e düştü. Bu yazıda orada gördüklerimden, hissettiklerimden, beni düşündüren bazı küçük sahnelerden söz etmek istiyorum.
Geçen hafta Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nde “Görsel iletişim çağında etkili iletişim: Anlamak, anlaşılmak ve iz bırakmak” başlıklı bir konferans verdim. Ardından Manas TV’de, konferansta ele aldığımız bazı başlıkları daha geniş bir izleyici kitlesiyle paylaşma imkânı buldum. Bu arada 14. Uluslararası Kısa Film Festivali’ne de konuk oldum.
Bu güzel ziyaretin benim için daha anlamlı hale gelmesinde, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nin içten ev sahipliğinin özel bir yeri olduğunu belirtmeliyim. Başta kıymetli Rektörümüz Prof. Dr. Alpaslan Ceylan olmak üzere, ziyaretin gerçekleşmesine vesile olan kıymetli dostum, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Besim Yıldırım’a gönülden teşekkür ediyorum.
Alpaslan Hocamızın üniversiteye kazandırdığı kurumsal vizyonu, Türk dünyası yükseköğretimine yönelik samimi gayretlerini ve misafirlerine gösterdiği zarif ilgiyi yakından gördüm. Ziyaretim sırasında Rektörümüzün takdim ettiği geleneksel Kırgız yeleği ise yalnızca güzel bir hediye değil; bu coğrafyanın kültürünü, misafirperverliğini ve gönül bağını üzerinde taşıyan anlamlı bir hatıra oldu.
Besim Hocamızın da akademik ve mesleki birikimiyle; öğrencilerine, fakültesine ve üniversitesine duyduğu içten adanmışlıkla, Manas Üniversitesi’nde güzel işler yaptığına ve daha iyi, daha önemli işler ortaya koyma azmiyle çalıştığına yakından tanık oldum. Her zamanki dostluğu, muhabbeti, yakın ilgisi, gönülden ev sahipliği ve güzel hediyeleri için kendisine ayrıca müteşekkirim. Daha önce olduğu gibi bundan sonra da ortak çalışmalarımızın artarak ve güçlenerek devam edeceğine inanıyorum.
Ziyaretim boyunca sık sık birlikte olduğumuz İletişim Fakültesi Dekan Yardımcıları Doç. Dr. Erdoğan Akman ve Doç. Dr. Gülzada Stanaliyeva’ya, özellikle Radyo, TV ve Sinema Bölümü Başkanı Doç. Dr. Gökçe Yoğurtçu‘ya ve ayrıca Manas TV’deki içten ev sahipliği için Radyo-Televizyon Müdürü Dr. Bülent Namal’a da çok teşekkür ediyorum.
Üniversitede tanıştığım her bir kişinin bir kültür elçisi, bir eğitim neferi ve örnek bir akademisyen gibi gece-gündüz çalışarak bugünü ve geleceği aydınlatan bir meşale taşıdığını görmek beni fazlasıyla mutlu etti.
TAHMİNLERİMİN ÖTESİNDE BİR ŞEHİR…
Aslında Kırgızistan’ın, zihnimdeki imajından çok daha güzel, çok daha etkileyici ve keşfedilmeyi hak eden bir ülke olarak karşıma çıktığını belirtmeliyim.
Bişkek’te ilk dikkatimi çeken şeylerden biri, sokakların temizliği, geniş parkların bakımlı ve yemyeşil hali, eski binaların görkemli ve bakılası mimarisi oldu.
Şehirde sanatla iç içe bir hayat hissediliyor. Her yerde heykeller, güzel müzikler, geniş ağaçlı yollar, parklarda koşuşturan sincaplar, yol kenarlarında şehir boyunca uzanan su kanalları ve arkada bir duvar gibi yükselen Tanrı Dağları…
Türk ve dünya edebiyatının unutulmaz ismi Cengiz Aytmatov’un mezarını ziyaret etmek ise bu yolculuğun en anlamlı anlarından biriydi.
Dinler tarihi alanındaki çalışmalarıyla tanıdığımız hocamız Prof. Dr. Kemal Polat’ın, “Burayı görmeden Bişkek’e gittim sayılmazsınız” diyerek bizi götürdüğü Ata-Beyit’i, yani “Ataların Mezarı”nı birlikte ziyaret etmek eşsiz bir anıydı. Bu anlamlı geziyi organize ettiği ve hoş muhabbeti için kendisine çok teşekkür ediyorum.
Anıt mezarın duvarında yazan şu sözü sanırım ömür boyu unutmayacağım ve eğitimlerimde de sık sık tekrarlayacağım:
“Bir insan için en zor şey, her gün insan kalabilmektir.”
Dikkatimi çeken kimi kültürel farklılıklardan da söz edeyim.
Mesela, daha havaalanında dikkatimi çeken bir olay vardı. Umreden döndüklerini tahmin ettiğim bir kafilede genç bir adam, elindeki cep telefonuyla kayıt alırken yaşlılara bir şeyler söylüyor, onlar da avuçlarını açıp dua ediyordu. Onların duasına kafiledekiler, hatta onların avuç açtığını gören etraftakiler ve uzaktan bakanlar bile eşlik ediyordu. Neredeyse tüm kafile aynı şekilde dua etti. Onları gören uzak yakın, tanıdık, tanımadık, pek çok kişi de ne dediklerini duymasa bile oturduğu yerden bu duaya ortak oldu.
Üniversitedeki hocalarımıza bu gördüklerimin ne olduğunu sordum.
Öğrendiğim kadarıyla Kırgızistan’da yaşlılara “ak sakallı” deniliyor. Bu tanım yalnızca yaşlılığı değil, bilgelik, tecrübe, arabuluculuk, saygınlık ve toplumsal rehberlik gibi anlamları da içeriyor. Kırgız toplumunda aksakallar; gelenekleri bilen, adil, sağduyulu ve toplum içinde sözü dinlenen kişiler olarak görülüyor. Kırgız kültüründe büyüklerden, aksakallardan ve bilge yaşlı kadınlardan dua almak önemli sayılıyor. Buna “bata” deniliyor; yani dua ve hayır duası geleneği. Bu duanın yalnızca dini değil, aynı zamanda ahlaki, eğitici ve toplumsal bir işlev taşıdığı da belirtiliyor. Yani bu dua, yalnızca “uçak düşmesin, sağ salim varalım” duasından ibaret değil. Daha derinlerde, yaşlılardan hayır duası alma, o duaya ortak olma ve bir topluluk duygusu içinde aynı iyi dilekte buluşma geleneğini ifade ediyor.
Dikkatimi çeken bir başka gelenek ise çocukların ve gençlerin toplumdaki söz hakkı oldu. Anlatıldığına göre kutlamalarda, dualarda, aile toplantılarında yalnızca büyükler değil, çocuklar da söz alabiliyor. Aile ve toplum içinde her bir bireyin ayrı ayrı konuşması, kendini ifade etmesi değerli görülüyor. Bu sayede çocuklar küçük yaşlardan itibaren söz almayı, selam vermeyi, teşekkür etmeyi, duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilmeyi öğreniyor. Dinlemeyi ve dinlenilmeyi, konuşmayı ve konuşulanları anlayabilmeyi deneyimliyor.
Bir küçük gözlemimi daha aktarayım. Bir akşam kampüste açık havadaki kafeteryada otururken küçük ama çok güzel bir sahneye tanık oldum. Bir grup kız öğrenci, yaklaşık 8-10 kişi, ellerinde beyaz bir pasta ve kocaman bir beyaz papatya buketiyle geldi. Bir arkadaşlarının doğum günüymüş. Ona sürpriz yaptılar. Hediyelerini verdiler, doğum günü pastasının mumunu üflediler.
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
Kafeteryadaki diğer öğrenciler de “İyi ki doğdun” şarkısına eşlik etmeye başladı. Başka bir masada gitarı olan bir öğrenci, gitarıyla şarkıya katıldı. Alkışlar yükseldi.
Tabi biz de onlara eşlik ettik…
Bir öğrencinin doğum günü, bir anda orada bulunan herkesin; tanısın ya da tanımasın, ortak sevincine dönüştü.
Bu arada Bişkek’te çiçek ve çiçekçilik kültüründen de söz edeyim. Gerek doğum günü kutlamasında, gerekse çiçekçilerde gördüğüm buketler gerçekten çok büyük, çok canlı, çok renkli ve hepsi birbirinden güzeldi. Şehirde çok sayıda çiçekçi bulunması, hatta bazı çiçekçilerin gece geç saatlere kadar ve belki de 24 saat hizmet vermesi, hediyeleşme kültürünün gündelik yaşamda önemli bir yer tuttuğunu düşündürüyor.
Ayrıca yaptığımız sohbetlerde, Kırgızistan’da özel günlerde çiçek vermenin önemli bir gelenek olduğunu öğrendim. Özellikle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde sokakların çiçeklerle dolduğu, kadınlara büyük buketler armağan edildiği anlatıldı. Erkekler için de bazı........
