Gazetecilik Ölüyor mu?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Gazetecilik Ölüyor mu?
“Gazetecilik de öldü be hocam!”
Tatilde yeni tanıştığım biri, gazetecilik bölümü öğretim üyesi olduğumu öğrenince ilk olarak bunu söyledi.
Ama cümle aklımda kaldı.
Çünkü beni düşündüren yalnızca söylediğinin doğru olup olmadığı değildi. Gazetecilikle hiçbir mesleki ilişkisi olmayan bir insanın bu hükmü bu kadar kolay verebilmesiydi:
Sonra yakın zamanda gördüklerimi, duyduklarımı hatırladım.
Üniversite tercihleri döneminde sosyal medyada gençlere “tercih etmeyin” diye önerilen bölümler arasında gazeteciliği de görmüştüm.
Galiba bu soruyu artık yalnızca sokaktaki insanın değil, biz gazetecilerin, meslek örgütlerinin ve gazetecilik hocalarının da ciddi biçimde konuşmasının zamanı geldi.
BİZİM ZAMANIMIZDA NASILDI?
Benim öğrencilik yıllarımda, 1990’ların başlarında durum oldukça farklıydı.
Bir gazetede yazmak, muhabir olmak, hele tanınmış bir gazeteci olmak toplumda önemli bir yer edinmek anlamına gelirdi.
Eli kalem tutmak, gündemi takip etmek, soru sormak, araştırmak, güçlü olana soru yöneltebilmek kıymetliydi.
Basın; yasama, yürütme ve yargının yanında kamu adına gözetim ve denetim işlevi üstlenen “dördüncü güç” olarak tanımlanırdı.
Üstelik bu yalnızca hafızamızın bize oynadığı nostaljik bir oyun da değil.
Benim mezun olduğum 1994 yılında gazetecilik eğitimi bugünkü kadar yaygın değildi.
Ankara, Ege, Gazi, İstanbul ve Marmara gibi köklü programların yanı sıra Selçuk’ta da gazetecilik eğitiminin başladığı yıllardı. Gazetecilik programlarına yüzde 2’lik başarı diliminden öğrenci alınıyordu. Toplam kontenjan yaklaşık 500 kadardı.
Anadolu Üniversitesinde ise durum biraz daha farklıydı.
Yazılı ve sözlü özel yetenek sınavında başarılı olan 30 öğrenci bölüme kabul ediliyor, bir yıl İngilizce hazırlık okuyor, yabancı hocalardan ders alıyor, ardından dört yıllık lisans eğitimi boyunca Türkçe ve İngilizce, kuramsal ve uygulamalı dersleri birlikte görüyorduk.
Rektörümüz Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen bizim fakültenin öğrencileri için “prenslerim” ve “prenseslerim” diyordu.
Yani iletişim eğitimi oldukça gözdeydi.
Ama geçmişi gereğinden fazla güzelleştirmeyelim.
1990’lar gazetecilik açısından hiç de güllük gülistanlık yıllar değildi.
Sansürü, tekelleşmeyi, basın ahlakını, holdingleşmeyi, objektifliği, tarafsızlığı, bağımsızlığı ve siyasal baskıları tartışıyorduk.
Daha önemlisi gazeteciler öldürülüyor, cezaevine giriyordu.
O yıllarda fakültemize pek çok ünlü gazeteci gelir, derslere ve seminerlere katılırdı.
Uğur Mumcu da onlardan biriydi.
Ben henüz son sınıf öğrencisiyken, radyoda haber müdürlüğü yaptığım yıl, otomobiline yerleştirilen bombayla öldürüldü.
Türkiye’yi ayağa kaldıran bir cenaze töreniydi.
Otomobilinin kalıntıları bugün hâlâ Eskişehir’de bir parkta sergileniyor.
Sorunlar o zaman da vardı. Hem de çok ağır sorunlar…
Ama bütün bunlara rağmen gazetecilik toplumsal görünürlüğü, itibarı ve cazibesi yüksek bir meslekti.
1990’ların başlarında Türkiye’de günlük toplam gazete satışı 3-4 milyon düzeyindeydi. Bir gazetecinin cenazesine on binler katılıyor, milyonlarca insan her sabah gazete satın alıyordu.
PEKİ, ŞİMDİ NE DEĞİŞTİ?
Bugüne geldiğimizde tablo hayli farklı.
Türkiye’de gazetecilik eğitimi artık çok daha yaygın. 2026 yerleştirme verilerinde 42 üniversitede 50 gazetecilik programı ve yaklaşık 1.700 kontenjan bulunuyor.
Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Gazeteciliğe ilgi mi azaldı, yoksa gazetecilik eğitiminin arzı mı gereğinden fazla büyüdü?
Bence ikisini birlikte düşünmek gerekiyor.
Çünkü bir gencin önünde yalnızca “Gazeteciliği seviyor muyum?” sorusu yok.
“Dört yıl gazetecilik okursam, mezun olduğumda beni nasıl bir meslek hayatı bekliyor?”
İşte burada tablo zorlaşıyor.
Gazeteciliğin bugün üç temel sorunu olduğunu düşünüyorum:
Mesleğin ekonomik değeri aşınıyor. Özgürlük alanı daralıyor. Toplumsal güven zayıflıyor.
İşsizlik, düşük ücretler, güvencesizlik ve ağır çalışma koşulları mesleğin ekonomik tarafını zorluyor.
Medya sahipliği, editoryal baskılar, kutuplaşma ve siyasal sorunlar gazeteciliğin bağımsız hareket alanını daraltıyor.
Toplumun habere ve gazeteciliğe duyduğu güven de giderek aşınıyor.
Nitekim 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 163’üncü sırada.
Reuters Institute’un 2026 araştırmasında Türkiye’de haberlere genel güven yüzde 28 düzeyinde.
Basılı gazetelerdeki değişim ise çok daha görünür.
1990’ların başlarında günlük 3-4 milyon gazetenin satıldığı Türkiye’de bugün günlük satış bir milyonun altında.
Üstelik bu süre içinde nüfusumuz önemli ölçüde arttı.
Buraya kadar bakınca insanın aklına yine o cümle geliyor:
Ama biraz daha dikkatli bakınca başka bir şey........
