En Büyük Zenginlik: Bir İpin Hesabı Nasıl Verilir?
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
En Büyük Zenginlik: Bir İpin Hesabı Nasıl Verilir?
Yaz kapıya dayanınca insanın içinde tuhaf bir toparlanma isteği beliriyor.
Dolapları topluyoruz. Bavulları çıkarıyoruz. Evin eksiklerine bakıyoruz. Arabaya bakım yaptırıyoruz. Gideceksek yol planı yapıyoruz. Kalacaksak evin serin köşelerini düşünüyoruz. Bir yerlere yetişme telaşı biraz azalsın, takvim biraz seyrelsin, telefon biraz sussun istiyoruz.
Ama galiba insan bazen eşyasını toplarken içini toplamayı unutuyor.
Tam da böyle bir zamanda, şöyle bir hikaye çıktı karşıma…
Rivayet odur ki çok eski zamanlarda epey zengin bir adam varmış.
Öyle böyle değil… Malı mülkü, hanı hamamı, tarlası tapanı, altını parası, haddi hesabı yokmuş. Etrafında gözünün bir hareketine bakan, parmağının bir işaretini kollayan pek çok adamı, hizmetçisi, uşağı varmış. Konağından misafir, sofrasından insan eksik olmazmış.
Bizim adam iki şeyden korkarmış: Parasız kalmaktan ve yalnız ölmekten.
Onun için yaşlanıp hastalandığında şöyle bir vasiyette bulunmuş:
“Her kim ki ben öldüğüm gece mezarımda benimle sabaha kadar beklerse, o kişiye servetimin yarısını verin.”
Böyle bir haber, tabii ki büyük bir hızla yayılmış. Vasiyeti duymayan kalmamış. Herkes servetin hayalini kurmuş ama iş mezarda sabahlamaya gelince, herkesin içi ürpermiş.
Neyse, fakir bir hamal bu göreve talip olmuş. Ömür boyu hamallık yaparak geçimini sağlamaya çalışan hamal, “Nasıl olsa benim sırtımda yük taşımakta kullandığım urganımdan, yani ipimden başka kaybedecek bir şeyim yok; ben yaparım” demiş.
“Ömrümün geri kalanını da varlık içinde sürdürürüm” diye hayal etmiş.
Derken bizim zengin adam ölmüş, cenaze kaldırılmış ve akşam olmuş. Fakir hamal da söz verdiği gibi zengin adamın mezarında, onun yanında sabaha kadar beklemeye başlamış.
Gecenin karanlığı çökünce; hikâye bu ya, sorgu melekleri gelmiş. Bir bakmışlar mezarda iki kişi var. Biri ölü, diğeri diri.
“Ölü olan zaten burada, biz diriyi sorguya çekelim” diyerek başlamışlar bizim hamalı sorgulamaya…
“Adın, soyadın, dinin, imanın…” derken soru gelmiş urgana, ipe…
“Bu ip kimin? Nereden aldın? Ne zaman aldın? Nasıl aldın? Nasıl kullandın? Bununla ne yaptın? Kime faydası oldu? Kime zararı dokundu?”
Soruların ardı arkası gelmemiş.
Sabah olmuş, insanlar gelmiş, mezarı açmışlar, hamalı dışarı çıkarmışlar.
Herkesin yüzü gülüyor, hamalı görmek için birbirini eziyormuş. “Zengin oldu bizim hamal” diye sevinçle söyleniyorlarmış.
Ancak hamalın yüzü asık, kaşları çatık, gözleri şişmiş.
Kalabalığın arasından “Hadi iyisin, kondun büyük bir servete” diyenler olunca hamal cevap vermiş:
“Yok, aman istemem. Benden uzak dursun. Ben sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. Nerede kaldı bir servetin hesabını vermek… Yok, ben hiçbir şey istemem.”
Ve mirası almaktan vazgeçmiş…
Zengin adamın mezarında kendi servetinin hesabını nasıl verdi bilinmez.
Ama tek bir urganından başka neredeyse hiçbir şeyi olmayan bir hamalın, hesabını veremeyeceğini düşündüğü zenginliği elinin tersiyle itmesi, insanı durdurup düşündüren bir hikâye.
Çünkü mesele yalnızca sahip olmak değil galiba.
Mesele, sahip olduğumuz şeyle ne yaptığımız.
Onu nereden aldığımız, nasıl kullandığımız, kimin hakkına dokunduğumuz, kimin gönlünü incittiğimiz, kimin duasına ya da bedduasına karıştığımız…
Sıradan bir “ip” nedir ki mesela?
Küçük, hatta küçücük bir şey değil mi?
Ama bazen bir ip, yalnızca ip değildir.
Bir çocuğun sevinci, bir öğrencinin kalbi, bir çalışanın emeği, bir komşunun kapısı, bir yoksulun duasıdır.
Bazen de ağzımızdan çıkan bir cümledir.
“Ne olacak canım?” deyip geçtiğimiz küçük bir kırgınlıktır.
Görmezden geldiğimiz bir haksızlıktır.
İçimizde büyüttüğümüz bir kindir.
Başkasının elindekine duyduğumuz gizli bir hasettir.
Birine karşı dürüst davranmadığımız o küçücük andır.
Demek ki insanı farkına varmasa da ağırlaştıran şey her zaman büyük servetler değil.
Bazen küçük bir iptir.
Bazen de o ipin nereye........
