“Niye?” Deyip Geçmeyin: Bir Kelimeyle Kavga Çıkar mı?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
“Niye?” Deyip Geçmeyin: Bir Kelimeyle Kavga Çıkar mı?
Masum gibi görünen tek bir kelime, çok büyük bir tartaışmanın fitilini ateşleyebilir mi?
Tek bir soru, güzel başlayan bir sohbeti bir anda başka bir yere götürebilir mi?
Ağzımızdan düşünmeden çıkan küçücük bir sözcük, karşımızdaki insanın yüzünü düşürebilir, sesinin tonunu değiştirebilir, onu savunmaya geçirebilir; hatta bir anda karşı cepheye itebilir mi?
Örneğin, tek bir “Niye?” her şeyi tepetaklak edebilir mi?
Hani derler ya; bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir yiğidi, bir yiğit de bir ülkeyi kurtarır…
Bazen küçücük şeylerin sonuçları düşündüğümüzden çok daha büyük olabilir.
İnsan ilişkilerinde de öyle değil midir?
Ağzımızdan çıkan küçücük bir kelime bazen gönülden gönüle kurduğumuz ilişkilerde büyük kırılmalara, yaralara, izi kolay kolay geçmeyen çiziklere dönüşebilir.
Çünkü insan insana iletişim yalnızca zihinden zihine bilgi aktarımı değildir. Bir anlamda gönülden gönüle iletişimdir. Yalnızca kelimelerle konuşmayız; sözümüzü sesimizden, duygumuzdan, yüzümüzden, bakışımızdan ve davranışımızdan ayıramayız.
Yunus Emre’nin dizelerini hatırlayalım:
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı…”
Belki orada anlatılan uzun bir sözün gücüdür. Ama bazen uzun bir söze de gerek yoktur.
Bazen tek bir kelime yeter…
Son zamanlarda benim de dikkatimi en çok çeken, hatta açık söyleyeyim, giderek “gıcık olduğum” kelimelerden biri şu:
Son zamanlarda ben de kendi dilimden bu soru sözcüğünü azaltmaya, mümkün olduğunca çıkarmaya çalışıyorum. Tam başarabildiğimi söyleyemem. Yılların alışkanlığı, içinde yaşadığımız toplumun konuşma biçimi, çevremizden duyduklarımız… Sanıyorum bunların hepsi etkili.
Bu yazıda bu farkındalığımı biraz da sizinle paylaşmak ve daha iyi bir iletişim için neler yapabileceğimize küçük bir kapı aralamak istedim.
Aslında sorun bu masum soru sözcüğünün kendisinde olmayabilir. Asıl mesele, sözcüğün hangi bağlamda söylendiği ve karşımızdaki insanın zihninde nasıl anlamlandırıldığıdır.
Belki biz gerçekten bir şeyi merak ediyoruz. Karşımızdakini daha iyi anlamak için “niye?” diye soruyoruz.
Ama acaba o da öyle mi duyuyor?
Biz “Niye öyle yaptın?” dediğimizde o şunları duyuyor olabilir mi?
“Bunu yapmamalıydın.”
“Şimdi de bana hesabını ver.”
Durum böyle olunca da açıklamak yerine savunmaya geçebilir:
“Sen de geçen gün aynısını yaptın.”
“Her şeyi ben mi yanlış yapıyorum?”
Derken bir de bakmışız, küçücük bir “niye” ile başlayan konuşma bambaşka bir yere gitmiş…
Burada hakkını teslim edelim: Türkçede “neden”, “niçin” ve “niye” çoğu durumda birbirinin yerine kullanılabilir. Dolayısıyla “niye suçlayıcıdır, neden masumdur” diye kesin bir dil kuralı koyamayız.
Mesele biraz daha karmaşık.
Çünkü kişilerarası iletişim yalnızca sözlük anlamlarından ibaret değildir.
Daha önce Kızım Sana Söylüyorum, Okurum Sen Anla kitabında iletişimin 5N1K’sını anlatırken altını çizdiğim gibi; neyi, kime, neden, nerede, ne zaman ve nasıl söylediğimiz önemlidir.
Bir de ses tonumuz, vurgumuz, bakışımız, yüz ifademiz ve geçmişte aynı insanla yaşadıklarımız vardır.
Yani bazen sorun “niye” kelimesinin kendisi değil, kelimenin sırtına yüklediğimiz yargıdır.
“Niye?” bazen gerçekten soru olmaktan çıkar; sorgulamaya, eleştirmeye, suçlamaya, hatta hesap sormaya dönüşür.
Suçlama da çoğu zaman savunmaya davetiye çıkarır.
KÜÇÜCÜK AMA BÜYÜK KELİMELER
Peki, dilimizde yanlış anlaşılmaya ya da ilişkide gerilim yaratmaya müsait başka sözcükler de var mı?
Tek başına kötü olmayan ama yanlış yerde, yanlış tonla ve yanlış bağlamda kullanıldığında ilişkiye fazladan yük bindirebilen başka kelimelerimiz de var.
“Bardağı masada bıraktın.”
“Yine bardağı masada bıraktın.”
İkinci cümlede artık yalnızca masadaki bardağı konuşmuyoruz. Geçmişte bırakılmış bütün bardakları da masaya getiriyoruz.
“Hâlâ tamamlamadın mı?”
Burada yalnızca işin bitip bitmediğini sormuyoruz. Bir başka mesaj daha veriyoruz:
“Şimdiye kadar bitirmiş olmalıydın.”
“Zaten sen beni dinlemiyorsun.”
Burada da sanki hüküm çoktan verilmiş. O anda yaşanan olay, daha önce verdiğimiz kararın yeni kanıtına dönüşüyor.
Hele şu “hep, hiç, her zaman, asla” kelimeleri…
“Beni hiç düşünmüyorsun.”
“Her zaman aynı şeyi yapıyorsun.”
“Sen asla değişmezsin.”
Bir davranışı konuşurken bir anda bütün insanı tarif etmeye başlıyoruz.
Bir başka dikkat edilmesi gereken kelime “ama” olabilir.
“Seni anlıyorum ama…”
“Çok iyi yaptın ama…”
Bazen “ama”dan önce söylediğimiz her şeyi, ardından kurduğumuz cümleyle neredeyse geri alıyoruz.
“Tabii”, “herhalde”, “demek” gibi kelimeler de özellikle ironiyle birleştiğinde keskinleşebiliyor:
“Tabii, yine ben yaparım.”
“Senin işin çok önemli herhalde.”
“Demek beni aramaya vaktin olmadı.”
Bir de vurgulu “sen” var:
“Sen zaten anlamıyorsun.”
“Sen hep........
