menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İbn Arabî’yi Yeniden Okumak!

34 0
24.04.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

İbn Arabî’yi Yeniden Okumak!

İrfan geleneğimizden hareketle insanlığın yakıcı sorunlarına çözüm üretmek

On üçüncü ve on dördüncü yüzyıllar, Moğol istilaları, Haçlı saldırıları ve iktidar çekişmeleriyle Anadolu’nun son derece bunalımlı bir dönemidir. Ne var ki Sezai Karakoç’un veciz ifadesiyle aynı dönem, “Anadolu’nun ruhi, sosyal, tarihi Rönesansının çağı”dır; Asya’nın en büyük âlim, şair ve filozofları Moğol istilasından kaçarak Türkiye’ye toplanmış, böylece Anadolu dünyanın en medeni ve kültürlü memleketlerinden biri haline gelmiştir. Bu çalkantılı ama aynı zamanda son derece verimli iklimde yükselen fikrî zirvelerin ilki, Endülüs’ten doğuya uzanan yolculuğu Anadolu’da anlam kazanan Muhyiddin İbn Arabî’dir (1165–1240).

İbn Arabî’nin Anadolu irfan geleneğindeki kurucu konumu tesadüfi değildir. Onun vahdet-i vücûd merkezli öğretisi, varlığı parçalayan değil bütünleştiren bir bakış sunar. Bu öğretiye göre evrende görülen her şey, Hakk’ın farklı tezahürlerinden ibarettir; dolayısıyla farklı din, kültür ve topluluklar aynı hakikatin çeşitli yansımalarıdır. İbn Arabî’nin kendi ifadesiyle;

“Yaratılmışların tümü, Allah’ın sonsuz kelimeleridir. Çünkü onlar ‘Kün/Ol!’ emrinden yaratılmışlardır. ‘Kün’ ise Allah’ın kelimesidir.”

“Yaratılmışların tümü, Allah’ın sonsuz kelimeleridir. Çünkü onlar ‘Kün/Ol!’ emrinden yaratılmışlardır. ‘Kün’ ise Allah’ın kelimesidir.”

Mehmet Ali Ayni’nin haklı tespitiyle, ne Sokrat ve Eflatun, ne Aristo, ne de son asırların Descartes, Leibnitz ve Kant’ı insan onurunu İbn Arabî kadar yüksek bir bakış ve kavrayışla anlamamış ve anlatamamıştır.

İbn Arabî’nin bu ontolojik kavrayışının belki de en çarpıcı sonucu, barışı kuvvete üstün tutan radikal tavrıdır. Fusûsu’l-Hikem‘in “Yunus Kelimesindeki Nefes Hikmeti” bölümünde o, insanın Allah’ın kendi sûretinde yarattığı kutsal bir varlık olduğunu, insan hayatının dokunulmaz bir ilahî emanet olduğunu vurgular:

“Allah insanı ruh, beden ve nefs olarak kendi sûretinde yarattı. Ve bu insanın tertip ve düzeninin bozulup çözülmesi, Allah’ın dışında hiç kimsenin elinde değildir.”

“Allah insanı ruh, beden ve nefs olarak kendi sûretinde yarattı. Ve bu insanın tertip ve düzeninin bozulup çözülmesi, Allah’ın dışında hiç kimsenin elinde değildir.”

Bu düşüncenin doruk noktasına, Hz. Dâvûd kıssasının yorumunda ulaşılır. Hz. Dâvûd Beyt-i Mukaddes’i defalarca tamir ettiği halde bina her defasında yıkılmış; şikâyetine karşılık Yüce Allah’tan şu cevabı almıştır: “Benim evim, kan döken bir insanın eliyle yapılamaz.”

Hz. Dâvûd, “Ya Rabbi! Benim insan öldürmem senin emrinle olmadı mı?” diye sorduğunda aldığı cevap manidardır: “Evet, ama onlar benim kullarımdı.” Hem peygamber hem hükümdar olan bir şahsiyete dahi barışın kuvvetten üstün tutulmasının öğretilmesi, İbn Arabî için tesadüfi bir ayrıntı değil, ilahî hikmetin özüdür.

Benzer şekilde İbn Arabî, kısas ayetlerini yorumlarken affı ve barışı üstün tutar. Kur’an’ın “Bir kötülüğün cezası, ona benzer bir kötülüktür” ve “Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir” (Şûra, 42/40) ayetlerini birlikte okuyarak çarpıcı bir sonuca varır:  Kısas meşru kılınmış olsa bile, bizzat “bir fenalık” olarak nitelendirilmiştir. Adaletin özü öç almak değil, barışı yeniden tesis etmektir.

Ona göre barış, Yaratan’ın “Selâm” isminden doğar; onu yaşatmak ise ilahî hakikate sadakat göstermektir. İbn Arabî’nin çoğulculuğu, modern liberal hoşgörü söyleminden çok daha derin bir zemine oturur. O, iyi–kötü, güzel–çirkin gibi yargıların Tanrı’ya değil, kulların sınırlı bakışına ait olduğunu söyler; insanı özünden ayırmamak gerektiğini hatırlatır.

“İnsan özü itibarıyla kötü değildir; sadece fiilleri kötüdür.”

“İnsan özü itibarıyla kötü değildir; sadece fiilleri kötüdür.”

Daha da önemlisi, onun “ilâhî tecellîde tekrar yoktur” ilkesi, Hakk’ın hakikatinin sonsuz ve tekrarsız biçimlerde zuhur ettiğini, dolayısıyla hakikatin hiçbir kalıba........

© Akademik Akıl