menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çok Yönlü Bir Hukuk Dehası Ahmet Cevdet Paşayı Yeniden Hatırlamak

16 0
02.06.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Çok Yönlü Bir Hukuk Dehası Ahmet Cevdet Paşayı Yeniden Hatırlamak

Tanzimat sonrası Osmanlı Türkiyesi’nin fikir hayatına bakan herkesin saygıyla andığı, ancak hangi sıfatla anılacağına kolay karar veremediği bir isim vardır: Ahmet Cevdet Paşa. Günümüzde Bulgaristan’da bulunan Lofça’dan İstanbul’a uzanan medrese yolculuğunun sonunda karşımıza çıkan bu çok yönlü şahsiyet; tarihçi, eğitimci, dilci, mütefekkir, edip, hukukçu ve devlet adamı gibi çok sayıda kimliği tek bir ömre sığdırmıştır. Medeniyet geleneğimizde “hazerfen” diye anılan bu çok yönlülüğün içinden, onu yüz otuz yıl sonra hâlâ canlı kılan en başta gelen  kimlik hukukçuluğudur. Bursalı Mehmet Tahir’in “âlimlerin en âlimi” olarak nitelediği, Bernard Lewis’in “dâhi hukuk adamı” sıfatıyla zikrettiği Cevdet Paşa, Osmanlı modernleşme sürecinde Mecelle’den İstanbul Hukuk Mektebine, yargı reformlarından Yargıtay’a hukuk alanında en  kalıcı işlere imza atan isim olmuştur.

Onun hukukçuluğu, ne salt bir medrese fıkıhçısının bilgisine ne de Tanzimat’ın sathî taklitçilerinden birinin ezberine indirgenebilir. Bu kimlik, derin bir İslâmî ilim birikiminin, Batı hukuk düşüncesine yönelik dikkatli bir gözlemin ve uzun yıllar süren pratik devlet tecrübesinin kavşağında şekillenmiştir. Genç Cevdet Efendi, Fatih ve Süleymaniye medreselerinde geleneksel ulûm-ı diniyye eğitimini tamamlarken, kendi çabasıyla Fransızca öğrenmiş; bir yandan Vidinli Mustafa Efendi’den fıkıh ve belagat dersleri alırken, diğer yandan Müneccimbaşı Osman Sâib Efendi’den hesap, cebir ve hendese öğrenmiştir. Bu disiplinler arası donanım, ona ilerleyen yıllarda iki dünyayı tek potada eritebilme imkânı tanıyacaktır. Mustafa Reşit Paşa’nın himayesiyle Bâbıâlî’ye giren genç müderrisin, Tanzimat’ın hukukî dönüşümünde neden bu kadar belirleyici bir rol üstlendiği, ancak bu çift kanatlı yetişme tarzı düşünüldüğünde anlaşılır.

Cevdet Paşa’nın hukuk alanındaki ilk ciddi tecrübesi, 1856’dan itibaren üstlendiği görevlerde başlamıştır. Galata Kadılığı’nın ardından Mekke-i Mükerreme Kadılığı pâyesine yükseltilmesi, sonrasında Meclis-i Âli-i Tanzimat üyeliğine getirilmesi, onu Osmanlı modernleşmesinin temelini oluşturan kanunlarla doğrudan temas hâline sokmuştur. 1858 tarihli Ceza Kanunnâme-i Hümâyunu, Arazi Kanunnâmesi ve Tapu Nizamnâmesi gibi metinlerin hazırlanmasında önemli katkılar sunan Cevdet Efendi, aynı dönemde Hanefî mezhebine göre bir medeni kanun taslağı hazırlamak üzere kurulan Metn-i Metin cemiyetinde de kâtiplik görevi üstlenmiştir. Cemiyet projesi yarım kalmış olsa da bu çalışma, ileride kaleme alacağı Mecelle’nin ilk fikrî tohumlarını atmıştır. Bu yıllarda biriken tecrübe, ona hem geleneksel İslâmî hukuku hem de modern kodifikasyon tekniğini sentezleyebilecek alternatifsiz bir yetkinlik kazandırmıştır.

1868’de yeni kurulan Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Reisliği’ne atanması, Osmanlı yargı tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu teşkilâtın nizamnamesini bizzat kaleme alan Paşa, Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’yi ikiye ayırarak biri temyiz mahkemesi işlevini üstlenen Divan-ı Ahkâm-ı Adliye, diğeri kanun hazırlama ve yüksek devlet görevlilerini yargılamayla görevli Şûrâ-yı Devlet olmak üzere iki ayrı kurum oluşturmuştur. Bir yıl sonra başkanlığın bakanlığa dönüştürülmesiyle Türkiye’nin ilk Adalet Bakanı sıfatını taşımış; günümüzde Yargıtay’ın resmî tarihçesinde de “kurucu başkan” olarak anılmaktadır. Onun döneminde nizamiye mahkemeleri kurulmuş, mevzuatları hazırlanmış ve bu mahkemelerin meşruiyetini açıklamak için Akkoyunlular dönemi İslâm hukukçusu Celâleddin Devânî’nin Divân-ı Def’-i Mezâlim adlı Farsça risalesini Türkçeye çevirip Divan-ı Ahkâm-ı Adliye’nin genel kurulunda okumuştur. Şer’î mahkemelerin yanında nizamî mahkemelerin kurulmasının dine uygun olduğunu, klasik bir İslâm hukuk metnine dayanarak temellendirmesi, onun yöntem inceliğinin tipik bir örneğidir.

Hukukçuluğunun şüphesiz en kalıcı eseri, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’dir. Tanzimat döneminde kurulan nizamiye mahkemelerinde uygulanmak üzere bir medeni kanuna ihtiyaç duyulduğunda, dönemin bazı devlet adamları ve aydınları, başta Ticaret Nazırı Kabûlî Paşa olmak üzere, Fransız Medeni Kanunu’nun doğrudan tercümesini savunmaktaydı. Fransa’nın İstanbul elçisi Mösyö Bourée’nin de bu yöndeki diplomatik baskıları sürerken, Sadrazam Âli Paşa Sultan Abdülaziz’e Fransız Code Civil’inin kabulünü tavsiye etmekteydi. Cevdet Paşa, Ma’rûzât’ta bu süreci anlatırken, kendisinin ve etrafındaki bir grup ulemanın bu fikre ne denli güçlü bir muhalefet sergilediğini açıkça ifade eder. Ona göre, başka devletlerde medeni kanunların temeli Code Civil olabilirdi; ancak Devlet-i Aliyye şer’î hukuk üzerine kurulmuş olduğundan, hazırlanacak kanunların da bu zemine dayanması gerekirdi. Şirvanîzâde Rüşdü Paşa ile bir kısım ulemanın desteğini alan Fuad Paşa’nın katkılarıyla, sonunda İslâm fıkhı kitaplarından muamelat konularının derlenip Mecelle adıyla bir eser hazırlanmasına karar verilmiştir. Mecelle Cemiyeti’nin başkanlığı doğrudan Cevdet Paşa’ya tevdi edilmiştir.

Mecelle, bir mukaddime, on altı kitap ve bin sekiz yüz elli bir maddeden oluşan, on bir yıllık titiz bir çalışmanın ürünüdür. Eserin başındaki doksan dokuz Kavâid-i Külliye, yani evrensel hukuk prensipleri, Mecelle’yi sıradan bir derleme olmaktan çıkarıp hukuk felsefesi açısından da kalıcı bir yapıt hâline getirir. Bu küllî kaideler, modern hukuk sistemlerinde de geçerliliğini koruyan, zaman ve mekân üstü prensipler içerir. Cevdet Paşa, Hanefî mezhebi içindeki farklı görüşleri değerlendirerek, maslahat ilkesi çerçevesinde pratik çözümler geliştirmiş; klasik fıkıh kitaplarında dağınık hâlde bulunan içtihatları, mahkemelerde doğrudan uygulanabilir, açık ve anlaşılır hükümler içeren bir normlar manzumesi hâline getirmiştir. Tezâkir’inde açıkça belirttiği üzere, ona göre İslâm hukuku katı değil, ihtiyaçlara göre hüküm çıkarma kabiliyeti olan bir sistemdir. Bu yaklaşım, Mecelle’nin kuru bir fıkıh derlemesi değil, çağın ihtiyaçlarına cevap veren pratik bir kanun kitabı olmasını sağlamıştır.

Eserin tarihî önemi, sadece teknik bir kodifikasyon başarısının ötesindedir.........

© Akademik Akıl