menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Adaletin Vicdanı ve Güvencesi: Yargı Etiği

27 0
07.05.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Adaletin Vicdanı ve Güvencesi: Yargı Etiği

Romalı hukukçuların özlü ifadesiyle, “ubi societas, ibi ius”: nerede toplum varsa orada hukuk vardır. Bu kadim özdeyiş, binlerce yıllık insanlık deneyiminin süzülmüş bilgeliğini taşır. İnsan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır; toplumsal yaşam ise ancak belli kurallar çerçevesinde sürdürülebilir. Hukukun olduğu yerde onun yaptırımını güvence altına alacak bir devlet, devletin olduğu yerde de uyuşmazlıklara hukuku uygulayacak bir yargı sistemi vardır. Yargı sisteminin amaçlanan ve beklenen çıktısı adalettir; adaletin bilimi ise hukuktur. Mevlânâ’nın yalın tanımıyla adalet, “herkese hakkını vermek”tir. Ancak bu basit görünen tanımın ardında, yüzyıllar boyunca filozofların, hukukçuların ve devlet adamlarının üzerinde kafa yorduğu derin bir kavramsal evren yatar.

Mevlânâ’nın bir başka sözü, yargı sisteminin varlık nedenini adeta bir mısrada özetler: “Musa da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler.” İnsanın hem insani hem de nefsani boyutlar taşıyan ikili doğası, toplumun devamını sağlayacak etik davranışlara olduğu kadar onu tehlikeye atacak etik dışı davranışlara da kaynaklık edebilir. İşte tam bu noktada devlet, hukuk ve yargı sahneye çıkar. Saldırganlık, adaletsizlik ve hak ihlallerini önlemek; güvenliği, adaleti ve insan haklarını korumak yargı sisteminin meşruiyet zeminini oluşturan görevlerdir. Adalet, sadece devletin varlığıyla veya yasanın şeklen uygulanmasıyla değil; hukukun özümsenmesi ve hakkaniyetle tatbikiyle vücut bulur.

Peki, adaletin somut olarak gerçekleşmesinin güvencesi nedir? İşte yargı etiği bu sorunun cevabıdır. Yargı etiği, yargı görevi yapanların  yani hâkimlerin, savcıların ve avukatların görevlerini yerine getirirken uymaları gereken ilke, standart ve davranış kurallarını inceleyen, bunların felsefi temellerini araştıran ve uygulamadaki yansımalarını değerlendiren bir disiplindir. Bağımsızlık, tarafsızlık, eşit muamele, dürüstlük, ehliyet ve liyakat gibi temel değerleri merkeze alarak yargının toplumsal meşruiyetini ve güvenilirliğini korumayı hedefler. Vecdi Aral hocanın özlü ifadesiyle, “etik değerler hukukun vicdanı ve ruhudur.” Hukukçu, ancak etik değerlere uygun davranışıyla hukukun bu vicdanı ve ruhuyla temasa geçerek somut olay adaletini, yani hakkaniyeti gerçekleştirebilir.

Bu meseleyi medeniyetimizin kendine özgü bir kavramı olan “Adalet Dairesi” aracılığıyla bir “Yargı Etiği Dairesi” olarak da tasavvur edebiliriz: Toplumun temeli kişidir; kişinin hak ve özgürlüklerinin teminatı hukuktur; hukukun özü ve nihai amacı adalettir; adaleti gerçekleştirmenin mekanizması yargıdır; yargının başarısının koşulu kendisine yönelik toplumsal güvendir; bu güvenin temeli ise yargı etiğidir. Daire başa döndüğünde aynı silsile yine kendini tamamlar. Bu döngü, yargı görevi yapanlarca içselleştirildiği takdirde, en kıymetli toplumsal değer olan adalet  yargı sisteminin doğal çıktısı olur.

Yargı etiği konusunu son zamanlarda Batı’da ve uluslararası alanda birdenbire ortaya çıkmış bir kavram olarak görmek eksik bir bakış olur. Bizim kadim hukuk geleneğimizde Edebü’l-Kâdı (Yargıç Etiği) adı altında yazılmış zengin bir literatür vardır. Abbasi dönemi Hanefi hukukçularından el-Hassâf eş-Şeybânî’nin (797-875) Edebü’l-Kâdı’sı, hâkimlik etiği konusunda günümüze ulaşan ilk kapsamlı çalışmadır; üzerine ondan fazla şerh yazılmıştır. Bu eserlerde hâkimin makamın saygınlığını zedeleyecek davranışlardan kaçınması, taraflardan hediye kabul etmemesi, taraflarla yemek yememesi ve tarafsızlığı hakkında şüphe uyandıracak her türlü tutumdan uzak durması  yani bugün “tarafsız olmak kadar tarafsız görünmek” diye formüle ettiğimiz ilke  özenle işlenmiştir. Bu birikim Osmanlı’ya “Hâkimlik Adabı” olarak intikal etmiş, Mecelle’ye alınarak modern anlamda yasal bir dayanağa kavuşturulmuştur.

Bu zincirin daha eskisinde Hz. Ömer’in Ebu Musa el-Eş‘arî’yi Kûfe kadılığına atarken gönderdiği yazı vardır. Kısa bir metin olmasına rağmen, bugünkü anlamda yargı etiğinin özüne dokunan ilkeler içerir: tarafların eşit dinlenmesi, ispat yükünün dağılımı, içtihat değişikliğinden kaçınmama cesareti, yorgunluğa ve sinire teslim olmama. Belki de en çarpıcı cümlesi şudur: “Huzurunda bulunanlara eşit davran; öyle ki güçlü, senin tarafını tutacağına güvenmesin; zayıf ise adaletinden ümitsizliğe düşmesin.” Yedi yüz yıl sonra Mecelle, hâkimi şu altı kelimeyle tarif eder: hâkim, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn, metîn. Yani bilge, anlayışlı, doğru, güvenilir, vakarlı ve sarsılmaz. Bu nitelikler Mecelle’nin 1792. maddesinden bugünün hukukuna uzanan bir köprü olarak 2019 tarihli Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin de açılış cümlesinde yer almıştır;

Çağdaş yargı etiğinin en önemli uluslararası belgesi........

© Akademik Akıl