menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Erdoğan Silahların Susmasını İstemiyor. Ne Yapmalı?

18 1
19.03.2025

PKK’nın Silahlı mücadeleye son verme ve mücadeleyi hukuki ve politik zeminlerde sürdürmeye geçişe hazır olması, Öcalan’ın çağrısının destekleneceğine yönelik son açıklamalar (PKK’nın Bildirisi, Cemal Bayık’ın Mektubu aldıklarına dair ifadeleri, dün Duran Kalkan’ın dedikleri ve en son Remzi Kartal’ın televizyon söyleşisindeki ifadeleri) silahlı mücadeleye son verilmesini istemeyenleri ve sürmesinden çıkarlı kesimleri harekete geçirmiş bulunuyor. En başta da Erdoğan ve onun devlet içindeki destekçilerini. Çünkü bunlar silahlı mücadelenin bitmesi ile ayaklarının altındaki toprağın kaymaya başlayacağını görüyorlar.
Savaşta “Düşmanın istediği koşullarda savaşı kabul etmeme ve onu kendi koşullarında savaşa zorla diye bir kural vardır. Erdoğan ve ortakları kendi açılarından tam da bunu yapıyorlar.

Aslında Kürt hareketinin çok uzun zaman önce yapması gereken de böyle davranmaktı. Artık silahlı mücadelenin devamını düşmanın istediğini, bu biçimin Kürtlerin mücadelesine zarar verdiğini görüp, mücadeleyi düşmanın istemediği şartlarda sürdürmekti.

Silahlı mücadelenin devamı, Türk devletinin ve en başta da Erdoğan’ın işine geliyordu. Böylece legal mücadeleyi ve muhalefeti felç etme, demokratları ve muhalefetin en demokrat, dinamik ve örgütlü kesimi olan Kürt siyasi hareketini tecrit etme olanağı buluyor ve böylece hukuksuz tek adam rejimini kuruyor, sürdürüyor ve iyice yerleştiriyordu. Aslında bunu görmek çok kolaydı. En azından son on veya onbeş yılda, en önemli kazanımlar ve zaferler silahsız mücadele biçimleriyle kazanılmıştı. Zamanında bu esneklik gösterilip mücadele biçimi değiştirilseydi, daha büyükleri de kazanılabilirdi. Silahlar bu mücadeleye destek değil, engel haline gelmişti, onu güçlendirmiyor, aksine zayıflatıyor, tecrit olmasına yol açıyordu.

Öcalan bu durumun çok uzu zamandır farkındaydı ve silahlı mücadeleye son verip, legal, politik ve kitlesel örgütlenme ve mücadeleye geçiş yaparak, düşmanın istediği koşullarda savaşa son vermeyi, yani düşmanın istediği koşullarda gönüllü olarak savaşa devam eder durumda olmayı sonlandırmak istiyordu.

Ancak bunu değişimi yapabilmek için öncelikle elinde silah bulunan arkadaşlarını ikna etmesi gerekiyordu. “Barış Süreci” müzakereleri döneminde Kandildekiler ise buna direniyor, aslında Demokratik ve Yasal yollarla ortaya çıkan Gezi Direnişi, bu direnişle birlikte şehirli ve laik Türk milliyetçisi kesimlerin Kürt hareketiyle ittifaka yönelme eğilimleri göstermesi sayesinde elde edilen 2015 Haziran’ındaki seçim zaferlerinin ve Suriye’deki elverişli koşulların ortaya çıkardığı durumu, kendilerinden ve ellerindeki silahlardan biliyorlar ve kendi güçlerini abartıyorlardı.

Bu nedenle, Öcalan’ın bu değişikliği yapmasına direniyorlar ve bunu da Öcalan’ın elini yükseltmek için yapmış gibi gösteriyorlardı. Bu gibi küçük oyunlar mücadele biçimlerini koşullara uygun biçimlere değiştirmenin sağlayacağı imkan ve güçlerin yerini alamayacağını anlamıyorlar ve anlamak istemiyorlardı.

Bu yanlış değerlendirmeleri sonu, 7 Haziren seçimlerinden sonra birbiri peşi sıra yapılan yanlışlarla birlikte tam bir yenilgiye ve büyük bir tecrit ve gerilemeye yol açtı.

Devlet ve Hükümet Öcalan’ın imkan bulduğunda bir an önce Silahlı mücadeleye son vermek istediğini, ağır yenilgilerin Öcalan’ı kendi örgütüne karşı haklı çıkardığını ve Öcalan’ın konumunu güçlendirdiğini, bu nedenle imkan bulduğu takdirde, artık haklılığı bir kez daha kanıtlanmış olarak, elinde silah tutan arkadaşlarını bu mücadele biçimi ve taktik değişikliğine ikna edebileceğini biliyordu. Bu “teorik ve pratik güce” sahip olduğunu biliyordu.

Ve işte tam da bu nedenle, yani Öcalan’ın gereğinde kendi inisiyatifiyle, silahlı mücadeleye son verememesi için, Öcalan’ın bir mahkum olarak her türlü hak ve hukukunu çiğneyerek, ona karşı 2015’ten beri tam bir tecrit uyguluyordu.

Öcalan’a uygulanan tecrit aslında silahlı mücadelenin devam etmesini sağlamaya yönelikti. Silahlı mücadele Türk devleti için zaten artık ciddi bir sorun olmaktan çıkmıştı. Sürdürülebilir ve sürdürülmesi işe yarayan bir durumdu. Kürtler açısından ise, Kürtlerin ulusal baskıdan kurtuluşu ve bunun için de uyanışının bir aracı olmaktan çıkmış, bu görevini yapmış ama artık Türk devletinin her türlü hak ve hukuku çiğnemesinin, Irak’a askeri olarak yerleşmesinin, silahlanma ve savaş harcamalarını arttırmasının bir aracı ve bahanesi haline gelmişti.

Kandildekiler ise Öcalan’ın tecridinin sürdürülmesinin ardındaki bu gerçek nedenin hiç sözünü etmeyerek, sorunu sadece Öcalan’ın tecridini hukuki bir hakkın çiğnenmesi olarak koyarak, “bildikleri yolda devam ediyorlar ve hiçbir işlevi olmayan, ya da işlevi Öcalan’ın tecridine son verilmesi için çaba göstermek görünümü sağlayan gösteriler yapıyorlardı.

Kandildekilerin bu uzun tecrit döneminde yapmaları gereken, Öcalan’ın yapmak istediğini kendi inisiyatifleriyle yapmalarıydı: yani silahlı mücadeleye tek taraflı bir kararla ve inisiyatif göstererek son vermek, hukuki ve politik mücadele taktiğine, yani Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle, Legaliteden Yararlanma Taktiğine geçmekti.

Ancak onlar eski bildiklerine ısrar ve Türkiye’deki siyasi ve legal mücadelenin gelişiminin ve toparlanmasının önünde bir engel oluşturmaya devam ediyorlardı.

Böylece daha uzun yıllar Kürt hareketinin ve demokratik hareketin sürekli kan kaybına, tecridine ve güç yitirmesine yol açan bu denge daha uzun yıllar devam edebilirdi. Türk devletinin ve Erdoğan’ın kendilerine kolay zaferler bahşeden, konumlarını ve pazarlık güçlerini artıran bu durumu değiştirmesi için hiçbir neden bulunmuyordu.

Sonradan bulutsuz gökte çakar bir şimşek gibi değişime yol açan, bir bakıma dış etkiler, uluslararası dengelerdeki değişimler oldu.

Uluslararası durum ve dengelerdeki ve buna bağlı olarak Suriye’deki değişimler, Türk Devletini yeni duruma ayak uydurabilmek için, konumunu güçlendirme, bunun için de Kürtlere göstermelik bir takım kültürel haklarını sağlayarak ve onların politik hamisi rolüne soyunarak yedeğine alma stratejisine geçme, yani bir stratejik dönüş yapma kararı almasına yol açtı.

Çünkü Kürtler arasında giderek İsrail ile yakınlaşma ve Filistinlilere karşı bile İsrail’i destekleme eğiliminin güçlenmesi ve İsrail’in de Kürtlere sıcak mesajlar ve destek verip onların hamisi olma eğilimi göstermesi, İsrail’i her ne olursa olsun destekleyen ABD ve Avrupa’nın da ister istemez İsrail’in bu politikasını destekleyecekleri bir eğilim giderek güç kazanmasına yol açıyordu. Kürtlerin giderek artan bir kesimi, hatta Apo’yu destekleyenler bile, Filistinlilerin haklı mücadelesi karşısında, İsrail’in yananda saf tutma ve Filistinlilerin mücadelesine karşı çıkma veya sessiz kalma eğilimi gösteriyordu.

Bu durumda Türk devleti için alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Şimdiye kadar izlediği çizgi birdenbire çok zor durumda kalmasına yol açabilirdi. O zaman Kürtleri kazanma ve en azından yedeğe alma, ama bunu herhangi bir demokratikleşme olmadan, onların hamisi rolüne soyunma stratejisine geçmesi gerekiyordu.

Ama bu stratejiye geçiş için öncelikle silahlı mücadelenin son bulması gerekiyordu. Öcalan’ın hem yıllardır Kürtlerle bir barış yapılmadığı, hakları tanınmadığı takdirde Ortadoğu’yu bir yangın yerine çevirebilecekleri yolundaki öngörüleri ve yıllardır silahlı mücadeleye zaten son vermek istiyor oluşu, Türk Devleti’nin bu stratejik dönüşü yapabilmek ve silahların susmasını sağlamak için bir yıldan çok önce Öcalan’la görüşmelere başlamasına ve sonunda da tecridi gıdım gıdım da olsa kaldırmasına yol açtı.

Bu da ister istemez Öcalan’a belli bir hareket alanı sağlamak anlamına geliyordu.

Öcalan da zaten en küçük olanağı bile değerlendirerek politika yapan bir önderdir. Düşmanının kendine sunduğu en küçük olanağı değerlendirecek esneklikleri gösterir ama temel stratejik hedef ve programını bir an için bile gözden yitirmez.

Örneğin Suriye’nin elinde onlarca yıl bir rehineyken, Ortadoğu’nun en büyük gerilla hareketini ve Kürt uyanışını örgütledi.

Örneğin Türk devletinin elinde bir adada hapis iken de yine Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük demokratik Partisi ve Hareketini örgütledi. Ortadoğu’da bugün DEM Parti’den daha büyük bir demokratik parti ve bu partinin yarattığı nişten beslenen bir demokratik hareket yoktur.

Özetle, Öcalan bir parça hareket alanı bulursa, silahlı mücadeleye son verip, sadece Türkiye’de değil, tüm Ortadoğu’da, YPG’nin gücünün ve varlığının sunduğu olanaklarla da, Ortadoğu’nun en büyük demokratik hareketini örgütleyebilir hatta Suriye’de bir demokratik devrime ya da kuruluşa öncülük etmeyi bile sağlayabilir.

Bu değişikliklerle Türkiye politikasını da kökten değiştirebilir.

Çünkü Türk Devleti, şeriatçı yarı faşistleri destekleyerek, Suriye’de bir iç savaşın ve bu şeriatçılara karşı direnişin koşullarını yaratmaktadır. Destekledikleriyle birlikte kendisi de tecrit olacaktır. Bugün Suriye’de eksik olan iyi kötü demokratik bir program ve böyle bir program için güçleri bir araya getirebilecek bir güç ve stratejidir. Öcalan’da bunlar........

© Adil Medya