İş gücü piyasasında paradigma kayması
İş gücü piyasasının geleceğine ilişkin öngörüler, sezgisel değil veri temelli olmalıdır. Büyük veri analitiği ve yapay zekâ destekli tahmin modelleri kullanılarak, hangi sektörlerin hangi becerilere ihtiyaç duyacağı önceden belirlenmeli; eğitim kontenjanları ve program içerikleri bu doğrultuda dinamik biçimde güncellenmelidir.
Prof. Dr. Pelin Karatay Gögül/Dicle Üniversitesi, İİBF Dekanı
Türkiye'de iş gücü tartışmaları uzun süredir dar bir çerçeveye hapsolmuş durumda. Meselenin özünü çoğu zaman işsizlik oranlarına indirgemektedir. Oysa içinde bulunduğumuz çağda asıl kırılma, işsizliğin niceliğinde değil, işin niteliğinde yaşanmaktadır. Türkiye bugün klasik işsizlik tanımlarıyla açıklanamayacak derin bir "beceri uyumsuzluğu" ile karşı karşıyadır. Bu durum, yalnızca bir istihdam sorunu değil; aynı zamanda üretim yapısının, insan sermayesinin ve kalkınma modelinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılan yapısal bir dönüşümdür.
Küresel ekonomi, sanayi devriminden bu yana en radikal dönüşüm süreçlerinden birini yaşamaktadır. Ancak bu kez yaşanan değişim, yalnızca fiziksel emeğin makineler tarafından ikame edilmesiyle sınırlı değildir. Dijitalleşme, yapay zekâ ve otomasyon, insanın bilişsel yetkinliklerini de dönüştürmekte; karar alma, analiz etme ve problem çözme gibi alanlarda insan-makine sınırlarını yeniden çizmektedir. Bu bağlamda, Joseph Schumpeter'in "yaratıcı yıkım" kavramsallaştırması, günümüzü anlamak için hâlâ güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır. Ancak bugün yaşanan dönüşüm, klasik yaratıcı yıkımın ötesinde, işin içeriğinin ve görevlerin yeniden tanımlandığı daha derin bir yapısal kırılmayı ifade etmektedir.
Bu dönüşüm, özellikle gelişmekte olan ekonomiler için ciddi bir risk alanı oluşturmaktadır. Türkiye, bu paradigmatik değişimi kavramsal olarak kavramakta geciken; gündemini hâlâ 20. yüzyılın istatistiksel göstergeleri üzerinden okumaya çalışan bir ekonomi görünümü sergilemektedir. Genç işsizliği, kayıt dışı istihdam ya da iş gücüne katılım oranı gibi göstergeler elbette önemlidir; ancak bunlar, buzdağının yalnızca görünen kısmını temsil etmektedir. Asıl sorun, suyun altında büyüyen ve giderek derinleşen beceri uyumsuzluğudur.
Ekonomi literatürü, teknolojik gelişmelerin istihdam üzerindeki etkisini iki ana mekanizma üzerinden açıklar: İkame etkisi ve tamamlayıcı etki.
1-İkame etkisi: Otomasyon ve yapay zekâ, özellikle rutin, kurallara bağlı ve tekrara dayalı işleri insanın elinden alır. Frey ve Osborne'un (2013) meşhur çalışması, ABD'deki mesleklerin yüzde 47'sinin otomasyon riski altında olduğunu öne sürerek bu korkuyu tetiklemişti.
2-Tamamlayıcı etki: Teknoloji, insanın verimliliğini artırır ve daha önce var olmayan yeni iş alanları yaratır. Veri bilimciliği, yapay zekâ etik uzmanlığı veya robotik süreç koordinatörlüğü gibi meslekler bu etkinin sonucudur.
Türkiye'nin temel sorunu, ikame etkisinin yarattığı yıkımı hissederken, tamamlayıcı etkinin yaratacağı yüksek katma değerli işlere talip olacak insan sermayesini henüz mobilize edememiş olmasıdır. Acemoğlu ve Restrepo'nun (2018) belirttiği gibi, eğer teknoloji "işçi tasarrufu" sağlayan nitelikte kalır ve yeni görevler yaratamazsa, bu durum reel ücretlerin düşmesine ve yapısal işsizliğin kronikleşmesine yol açar. Türkiye şu an tam olarak bu "geçiş sancısı" evresindedir.
Bugün Türkiye'de sıklıkla karşılaşılan çelişki, bu yapısal sorunun en açık göstergesidir: İşverenler nitelikli iş gücü bulamamaktan şikâyet ederken, gençler iş bulamamaktan yakınmaktadır. Bu durum, klasik işsizlikten ziyade "uyumsuzluk İşsizliği"nin tipik bir örneğidir. Sorun, iş sayısının yetersizliği değil; iş ile beceri arasındaki uyumsuzluktur. Bu uyumsuzluk, yalnızca bireysel........
