menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ortadoğu'nun Trojan'ına karşı Mekke İttifakı

23 0
07.09.2026

İran bir sonraki hamlesini hesaplıyor, İsrail güvenlik sahasını kendi sınırlarının çok ötesinde tarif ediyor, Türkiye askerî ve teknolojik kapasitesini büyütüyor, Suudi Arabistan güvenliğini tek bir büyük gücün garantisine bırakmak istemiyor. Pakistan ise sahip olduğu caydırıcılığın kendisine yüklediği bölgesel rolün farkında. Tam da bu nedenle Mekke'de atılan imzaları yalnızca yeni bir diplomatik yakınlaşmanın ürünü olarak görmek eksik kalır.

Ömer Faruk Alimoğlu / Hukukçu

Bilgisayarınıza bir Trojan bulaştığında ne olur? Aslında ilk anda pek bir şey olmaz. Ekran kararmayabilir, dosyalarınız silinmeyebilir, bilgisayarınızdan dumanlar çıkmaz. Hatta uzun süre her şeyin yolunda olduğunu düşünebilirsiniz.

Çünkü Trojan'ın mahareti yıkmak değil, içeri girmektir. Adını aldığı Truva Atı gibi kendisini sisteme kabul ettirir; faydalı, gerekli, bazen de masum bir yazılımın arkasına saklanır. Siz kapıyı açarsınız, o içeri girer. Sonrası biraz sizin şansınıza, biraz da onu içeri gönderenin niyetine bağlıdır.

Bilgilerinizi toplar, açıklarınızı öğrenir, başkalarının girebilmesi için arka kapılar bırakır. Sistemin hangi parçasının ne işe yaradığını çözer. Gerektiğinde bir dosyayı bozar, gerektiğinde bir programı çalışmaz hâle getirir. Bazen de hiçbir şeye dokunmadan yalnızca bekler. Çünkü iyi bir Trojan kendisini belli etmez; sisteme verdiği zararın başka sebeplerden kaynaklandığını düşündürür.

Ortadoğu'nun son seksen yıllık tarihini biraz da bu gözle okumayı deneyelim.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından dünyanın en stratejik coğrafyalarından birinin ortasına yeni bir devlet yerleşti. İsrail'in kuruluşunun tarihsel, dinî ve siyasi sebepleri üzerine binlerce kitap yazıldı. Holokost'un Yahudi halkında yarattığı büyük travma da inkâr edilemez. Bunların hiçbirini tartışmıyorum. Ben başka bir şey soruyorum: İsrail kurulduktan sonra Ortadoğu ne hâle geldi?

Daha güvenli mi, daha istikrarlı mı? Filistin meselesi çözüldü mü? Arap devletleri birbirlerine yaklaştı mı? Batılı güçlerin bölgeye askerî müdahalesi azaldı mı? Silahlanma ihtiyacı düştü mü? Terör örgütleri ortadan kalktı mı? Sınırlar daha mı güvenli oldu?

Sorular uzatılabilir. Cevapların pek azı tartışmalıdır. Trojan benzetmesi ise tam burada başlıyor.

Sistemi çökertmeyen virüs

Trojan'ın en kullanışlı özelliği sistemi tamamen öldürmemesidir. Ölü bilgisayar kimsenin işine yaramaz; çalışan ama kontrol edilebilen bilgisayar çok daha değerlidir.

Ortadoğu da yaklaşık seksen yıldır çalışıyor. Petrol çıkıyor, gemiler geçiyor, silahlar satılıyor. Hükümetler kurulup hükümetler devriliyor. Bir ülke zayıflarken diğeri güçleniyor, sonra o da zayıflıyor. Darbeler oluyor, iç savaşlar çıkıyor, sınırlar bombalanıyor. Yeni örgütler doğuyor, eski örgütlerin isimleri değişiyor, milyonlarca insan evini terk ediyor.

Sonra dünya başkentlerinden aynı cümle geliyor: "Bölgedeki gelişmeleri endişeyle takip ediyoruz."

Ortadoğu'da ise her şey değişiyor. Bir şey hariç: İsrail her krizden biraz daha güçlü çıkıyor.

Bu elbette Ortadoğu'daki bütün felaketlerin sebebinin İsrail olduğu anlamına gelmez. Böyle bir iddia hem tarihsel olarak yanlış hem de bölge ülkelerinin kendi büyük hatalarını örtmek için fazlasıyla kullanışlı olur. Saddam'ın Kuveyt'i işgalini İsrail yapmadı. İran-Irak Savaşı'nı İsrail başlatmadı. Arap dünyasındaki darbelerin, mezhep savaşlarının, kötü yönetimin, yolsuzluğun ve iktidar kavgalarının tamamını Tel Aviv'e fatura etmek mümkün değil. Zaten buna ihtiyaç da yok.

Trojan'ın görevi bilgisayardaki bütün hataları yaratmak değil, mevcut açıkları kullanmaktır. İsrail'in Ortadoğu'daki gerçek mahareti de burada aranmalı. Arap-Fars ayrılığını, Sünni-Şii gerilimini, Kürt-Arap ihtilafını kullanır. Batı'nın İslam korkusunu, Washington'ın güvenlik kaygılarını, Avrupa'nın Holokost karşısındaki tarihsel suçluluk duygusunu kullanır.

Birbiriyle kavga eden herkesin açtığı boşluktan içeri girer ve kendisine biraz daha güvenlik alanı açar: biraz daha toprak, biraz daha askerî üstünlük, biraz daha diplomatik dokunulmazlık ve en önemlisi biraz daha zaman.

Bir devletin sınırları nerede biter?

İsrail'in sınırlarını haritada göstermek kolaydır ama faaliyet alanını göstermek o kadar kolay değildir. Gazze zaten yıllardır savaşın merkezinde. Lübnan defalarca İsrail saldırılarının hedefi oldu. Suriye'nin egemenlik sahası sayısız kez ihlal edildi. İran topraklarında sabotajlar, suikastlar ve istihbarat operasyonları yaşandı. Bölgenin farklı ülkelerinde İsrail istihbaratının izi sürüldü. İşin daha ilginç tarafı, faaliyet alanının Ortadoğu'yla da sınırlı olmaması.

İsrail güvenlik doktrini, tehdidi kendi sınırına ulaşmadan ortadan kaldırma iddiası üzerine kurulu. Kâğıt üzerinde kulağa anlaşılır geliyor; her devlet vatandaşını korumak ister. Sorun, tehdidin nerede başladığına da İsrail'in karar vermesi. Kimin tehdit olduğuna, ne zaman vurulacağına ve hangi devletin egemenliğinin ihlal edilebileceğine de...

Sonra yapılan operasyonun meşru müdafaa olup olmadığı tartışılıyor. Önce füze gidiyor, hukuk arkasından yetişmeye çalışıyor. Bazen yetişiyor, çoğu zaman yetişemiyor.

Trojan'ın çalışma prensibine tekrar dönelim. Program sizden izin istemez; yetkiyi bir kere aldıktan sonra hangi dosyaya erişeceğine kendisi karar verir. Ortadoğu'da uzun zamandır yaşanan biraz da budur. Fakat Trojanların bir zayıflığı vardır: Fark edildikleri ana kadar çok güçlüdürler, fark edildikten sonraysa oyun değişir.

Türkiye'nin bunu erken fark ettiğini söylemek kendimizi kandırmak olur. Uzun yıllar Türkiye de sistemin angaje kullanıcılarından biriydi. NATO üyesiydi, Batı ittifakının içindeydi, silahını büyük ölçüde Batı'dan alıyordu. Hava savunmasını başkasından bekliyor, bir kriz çıktığında Washington'ın ne diyeceğini ciddi biçimde önemsiyordu. İsrail'le ilişkiler de uzun yıllar bu düzenin parçası olarak yürüdü.

Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Elbette bir sabah uyanıp olmadı bu. Yanlış hesaplar da olmadı değil. "Komşularla sıfır sorun" denilen........

© Açık Görüş