Minilateralizm çağında Mekke ittifakı
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın farklı güvenlik önceliklerine rağmen belirli alanlarda ortak hareket etmeyi tercih etmesi minilateralizmin temel mantığıyla örtüşüyor. Bu yapının başarısı da kısa vadede kaç yeni ülkeyi bünyesine katacağından çok üç kurucu ülke arasında ne ölçüde somut ve sürdürülebilir bir iş birliği oluşturabileceğine bağlı. Bu nedenle Mekke İttifakı açısından asıl mesele ne kadar genişleyeceğinden ziyade ne kadar derinleşebileceğidir.
Dr. Hacı Mehmet Boyraz/ İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Görevlisi
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos'ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, 31 Ağustos'ta İstanbul'da gerçekleştirilen ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısıyla yeni bir aşamaya geçti. Toplantıda üç ülke arasındaki güvenlik ve savunma iş birliğinin kurumsallaştırılmasına yönelik önemli kararlar alınırken ittifakın ilerleyen dönemde yeni üyelerle genişleyebileceği de açıklandı. Henüz bir ayını doldurmayan Mekke İttifakı'nın kurumsallaşma ve genişleme gibi başlıkları gündemine alması, üç ülkenin savunma iş birliğini kalıcı ve işlevsel bir mekanizmaya dönüştürme iradesine işaret ediyor.
Mekke İttifakı'nı önemli kılan yalnızca üç ülkenin askerî, siyasi ve ekonomik kapasitelerinin aynı mekanizma içerisinde buluşması değil. Ortaya çıkan yapı, aynı zamanda uluslararası güvenlik alanında son yıllarda daha fazla görünür hâle gelen minilateralizm eğiliminin yeni örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan Mekke İttifakı'nın ne ifade ettiğini anlamak için minilateralizmin güvenlik ilişkilerinde neden önem kazanmaya başladığına bakmak gerekiyor.
Büyük ittifaklardan küçük ortaklıklara
Soğuk Savaş döneminin güvenlik düzeni büyük ölçüde geniş bloklar üzerinden şekilleniyordu. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabet, çok sayıda ülkenin güvenlik tercihlerinin de bu iki kutup etrafında şekillenmesine neden olmuştu. NATO ve Varşova Paktı, dönemin bu anlamdaki en belirgin örnekleriydi. Soğuk Savaş sona erdikten sonra bu yapı önemli ölçüde değişti. NATO gibi geniş üyeli askerî ittifaklar önemini korumakla birlikte devletlerin daha küçük ve belirli amaçlara odaklanan güvenlik mekanizmalarına yönelmesi giderek daha görünür hâle geldi.
Bu noktada minilateralizm önem kazanmaya başladı. En basit ifadeyle minilateralizm, belirli bir mesele veya ortak çıkar etrafında az sayıda devletin bir araya gelerek iş birliği yapmasını ifade ediyor. Çok sayıda aktörün yer aldığı çok taraflı mekanizmalardan farklı olarak minilateral yapılarda daha sınırlı sayıda ülkenin bulunması, ortak çıkarların belirlenmesini ve kararların somut politikalara dönüştürülmesini kolaylaştırıyor.
Minilateralizmin son yıllarda daha fazla öne çıkmasının nedenlerinden biri uluslararası güvenlik sorunlarının çeşitlenmesi. Devletlerin her güvenlik sorununa geniş uluslararası örgütler veya büyük ittifaklar üzerinden cevap vermesi mümkün değil. Ayrıca çok sayıda ülkenin yer aldığı yapılarda farklı çıkar ve tehdit algılarının uzlaştırılması, karar alma süreçlerini zorlaştırıyor. Belirli bir meselede benzer çıkarlara sahip birkaç ülkenin bir araya gelmesi ise daha hızlı ve sonuç odaklı iş birliğine imkân sağlıyor.
Bu anlayış, özellikle Avrupa bütünleşmesi tartışmalarında kullanılan à la carte yaklaşımıyla da belirli ölçüde benzerlik taşıyor. À la carte yaklaşımında devletlerin bütün alanlarda aynı düzeyde bütünleşmesi yerine bir menüden seçim yapar gibi kendi önceliklerine uygun alanlarda iş birliğine yönelmesi öngörülüyor. Minilateralizm de güvenlik alanında benzer bir esneklik sağlıyor. Devletlerin........
