menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Kültürel çölleşme” ve bir zaruret olarak medeniyet inşası

25 0
01.10.2026

Çöl, hayatın bütünüyle yok olduğu mekânın ya da sahanın değil; canlılığın sürekliliğini sağlayan su kaynaklarının ve besleyici takviye ağlarının seyrekleştiği ileri derecede kurak alandır. Bu sebeple kültürel çölleşme, kültürü canlı tutan anlam kaynaklarının aşırı erozyona bağlı olarak kuruması yahut kast-ı mahsusa ile kurutulması ve kendi kendisini yeniden üretme yeteneğini kaybetmesidir.

Burhanettin Kapusuzoğlu/ Yazar

"Kültürel çölleşme," kültürel üretimdeki gerileme, geleneklerin zayıflaması veya toplumun sanat ve edebiyatla ilişkisinin azalması anlamlarının çok ötesinde derin bir varoluş hâline işaret eder. Çünkü çöl, hayatın bütünüyle yok olduğu mekânın ya da sahanın değil; canlılığın sürekliliğini sağlayan su kaynaklarının ve besleyici takviye ağlarının seyrekleştiği ileri derecede kurak alandır. Bu sebeple kültürel çölleşme, kültürü canlı tutan anlam kaynaklarının aşırı erozyona bağlı olarak kuruması yahut kast-ı mahsusa ile kurutulması ve kendi kendisini yeniden üretme yeteneğini kaybetmesidir.

Vakıa, kültür, üretilen sanat eserlerinden, korunan geleneklerden ve dilin kullanımından ibaret değildir. Bunlar, dünyayı anlamlandırma, geçmişi hatırlama, geleceği tasavvur etme ve hayatı bir değer nizamına bağlı olarak yaşama kudretinin tezahürleridir. Kültürel çölleşme tam da bu derin katmanda başlar. İnsanlar konuşmaya, üretmeye ve tüketmeye devam etseler de irfan damarlarının tıkanmasıyla yaptıklarının niçinini, yani hikmetini giderek kaybedebilirler. Biçimler varlığını sürdürürken onları besleyen ruhla aradaki rabıta zayıflar. Esas tehlike de sessizlik değil, anlam kaybıyla perdelenerek devamda ısrar etmektir.

Yeni anlamlar doğurmadan kendini tekrar eden kültür görünürde yaşıyor kabul edilse de hakikatte çoktan yüzünü toprağa çevirmiş sayılır. Nihayet bu bir darlık buhranıdır. Geçmiş hatırlanır fakat anlaşılmaz, gelenek sürdürülüyormuş zannedilir fakat idrak edilip benimsenmez, sanat üretilir fakat varoluş hikmetine dokunamaz. Böylece kültür, canlı bir hafıza olmaktan çıkarak romantizm yüklü bir dekora dönüşür. Vâ-esefâ!

Kültür, medeniyet unsurlarının tezahürü fiiller olduğundan doğrudan kimlik ifadesidir. Bu bakımdan toplumun kültürel geleceği yahut bekası, sahip olduğu kültürel ürünlerin çokluğundan ziyade, köklerden beslenerek derin anlam üretebilme kudretine bağlıdır. Kültür, insanın neyi nasıl yaptığını ve neden yaşadığını söyleme gayretidir. Bu da hikmete dönük yüzdür.

Çölleşmiş bir kültürde insan konuşsa da sözü köksüzleşir, hatırlasa da hafızası yön vermez, üretse de ürettiği bir anlam ufkuna bağlanamaz. Dolayısıyla asıl mesele, insanın ait olduğu kültür dairesinde kendisini kim ve ne için var olan bir varlık olarak bilip bilemediğidir.

İşbu meyanda memleketin fikir sahiplerinin "kültürel çölleşme" kavramına yüksek sesle dikkat çekmeleri, gündelik kültürel tartışmaları aşan cesamettedir. Kavram, Türkiye'nin esaslı bir sorununa işaret etmektedir ve ciddi bir soruyu da gündeme getirmektedir: Türkiye, tarihten gelen medeniyet birikimini çağın şartları içinde yeniden üretebilecek bir özne olmayı sürdürebilecek midir?

Buradaki mesele, dünden tevarüs edilen değerli olanı korumaktan daha önemlidir. Çünkü medeniyetin yaşaması, tarihî eserlerini ve birikimini muhafaza ederken gelenekli olandan hareketle yeni anlamlar, yeni düşünceler, yeni estetikler ve yeni kurumlar üretebilmesine bağlıdır. Bu itibarla kültürel çölleşmeye verilecek asıl cevap, medeniyetin kendisini yenileyerek yeniden üretme kudretini canlı tutmaktır. Türkiye'nin temel meselesi tam da budur.

Kültürel çölleşme ya da darlık buhranı

Kültürel çölleşme, toplumun kültürünü kaybetmesini ifade etmez. Kendini fark ettirerek yavaş yavaş ilerleyen, yol aldıkça derinleşen ve hayfâ ki geri dönüşü de zor örseleyici bir süreçtir. Kültürel çölleşme göstere göstere gelirken önce değerlerde şiddetli bir aşınma yaşanır ve ardından da ölçüler bulanıklaşır. Dün kıymet verilene bugün kayıtsızlık adeta marifet sayılır; ardısıra çöreklenen kayıtsızlık alışkanlığa ve unutkanlığa yüzünü döner. Doğru, yanlış,iyi, kötü, güzel, çirkin ve sair kavramlarda ortak ölçüler zayıfladığında davranışlar dönüşür ve zamanla yönünü kaybeder. Peşi sıra idrak körelip zihin mefluç olmaya başladığı için anlam da zayıflayıp mehabetini kaybetmeyle sınanır.

İnanç birtakım kabullerden ibaret değildir; insanın aklını kullanmaya, ahlâka, iki boyutu ile hayata, doğruya, yanlışa, ölüme, iyiliğe, kötülüğe, kendini tanımaya ve varlığa verilen anlamdır. Buna bağlı olarak anlamın geri çekilmesi sarsıcı bir meseledir. Teessüfe şayandır ki; inancın âteşin kıvamı hararetini kaybetmeye başlayıp sükûta meyyal hale gelip gönülde boşluk oluşunca yerini seküler........

© Açık Görüş