Demokrasinin alacakaranlık yılları ve solun suskunluğu üzerine
Neoliberal iktisat rejimi geçtiğimiz kırk yıl boyunca toplumsal gerçekleri büyük bir ustalıkla halının altına süpürmeyi başardı. Sınıf çatışmasını ‘tarihin sonu geldi’ masallarıyla, milli egemenliği ‘küreselleşme kaçınılmazdır’ dayatmasıyla, sosyal güvenceyi ise ‘piyasa mantığı her şeyin üzerindedir’ inancıyla baskı altına aldı.
Neoliberalizm, Korkut Boratav’ın altını çizdiği üzere, sadece teknik bir düzenleme değil, emeğin kazanılmış mevzilerine karşı girişilen sistematik bir ‘sınıf taarruzu’ olarak tezahür etti. Ahmet İnsel’in yerinde tespitiyle, iktisat rasyonalitesinin bir ‘inanç sistemi’ gibi siyasetin üzerine çökmesi, toplumsal olanın sönümlenmesine ve piyasa dogmalarının tartışılmaz bir kadere dönüşmesine yol açtı. İktisadi belirlenimcilik toplumsal dokuyu bu denli tahrip ederken, siyasal alanın otonomisi de hızla aşındı.
Tam da bu noktada, Colin Crouch’un ‘demokrasi sonrası dönem’ olarak kavramsallaştırdığı, kurumların şeklen var olduğu ancak halkın karar mekanizmalarından dışlandığı yeni “hibrit” evreye geçiş yapıldı. Vatandaşın aktif bir özneden pasif bir siyasal tüketiciye indirgenmesi, sistemin rıza üretme kapasitesini felç ederek bastırılmış bir öfke birikimine zemin hazırladı. Dolayısıyla bugün tanık olduğumuz antidemokratik otoriter dalga, aslında bu uzun süreli ‘iktisadi egemenliğin paradoksal siyasi ve sosyolojik dinamiğini oluşturmaktadır.
2000’lerin sonundan itibaren ‘geç neo-liberalizm’ olarak adlandırılan fetret (durgunluk) devrinde; Trump, Orban, Meloni, Duterte ve Putin gibi otoriter figürlerin şahsında vücut bulan sağ popülizm, bu bastırılmış öfkenin siyasal yakıtıyla iktidar alanlarını tahkim etmeye başladı. Bu gerici dalganın jeopolitik düzlemdeki yansıması olan İran’a yönelik saldırılar, neo-liberalizmin rıza üretemediği noktada başvurduğu ‘otoriter liberalizm’ (emperyal, dayatmacı ve saldırgan) modelinin küresel ölçekteki tezahürü olarak okunmalıdır.
Peki, ‘baskıcı, otoriter, aşır sağ siyaset’ neden tırmanıştadır? Özellikle son yıllarda Kuzey Amerika ve Avrupa gibi ‘demokrasinin beşiği ülkelerde’ bastırılan ve dışlanan kitlelerin neden cumhuriyetçi, sol, sosyal demokrat vb. partilere değil de Trump, Meloni veya Orban gibi aşırı sağ, popülist otokratik liderlerin temsil ettiği siyasal partilere yöneldiği sorusu, siyasi bir çelişki gibi görünse de altında derin yapısal kırılmalar yatmaktadır.
Pippa Norris ve Ronald Inglehart, sağ popülizmin yükselişini ‘post-materyalist’ değerlerin yükselişine karşı bir ‘kültürel........
