'Sandıklı monarşi' çöker mi? Yerine ne gelir?
Abartalım mı? Yazmaktan parmaklarımız, söylemekten dilimiz şişti: “III. Abdülhamid” dönemindeyiz. Çatırtıları duymaya başladık.
Türkiye'de cumhuriyet rejiminin bütün kazanımları, adım adım ve, en önemlisi, kendine solculuk yakıştırabilen -belki de haklıydılar- çevrelerin cumhuriyet düşmanlığını “hızlandıran” olarak hizmetine almış bir siyasi şiddet üzerinden tasfiye edildi.
Artık bunu kabullenelim.
Epeydir bir monarşide çırpınıyoruz.
Ancak yönetenlerin, öldürdükleri cumhuriyetin cenazesini bir türlü kaldıramadıkları da, bir başka gerçek. Yazar Orhan Gökdemir'in saptamasıdır.
Olay, final aşamasına daha sonra değil, çok önce, 12 Eylül 1980'de girdi.
Bir 10 yıldır, her geçen gün daha da ağırlaşan bir istibdat rejimi yürürlükte. Buna “sandıklı monarşi” diyebiliriz. “III. Abdülhamid rejimi” de...
Sandık var, halk gidip oy veriyor. Ama verdiği oyların bir hükmü bulunmuyor. Yönetenlere ters düşerse o seçim sonuçları, bir biçimde tasfiye ediliyor...
Bu “sandıklı” baskı rejiminin, İslamcı iktidarın, iki derdi var. Biri, Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlanmacı kuruluş karakterinin halka mal olması. Halk sınıfları, ilerici damgayı tamamen yitirmek, teslim bayrağını çekmek istemiyor. Kendince bir “halk kemalizmi” bile yaratmış görünüyor. İkincisi de, kadınlar. Kadınların suskun tepkisini, İslamcı iktidar bir türlü aşamıyor.
Dolayısıyla bitmeyen bir baskıyı, bir tür “sürekli karşıdevrimi” yaşıyoruz. Ama hedeflerine bir türlü ulaşamayan bir baskı rejimi bu.
Şu farkı hatırlayalım: Bu sandıklı monarşiyi, yani AKP gericiliğini karakterize eden şey apoletli baskı değil, tamamen araçsallaştırılmış “hukuk baskısı”. Hukukun kabuğu duruyor, içeriği tamamen boşaltılmış durumda ve o görüntü/kurum üzerinden bir gerici rejim ile kurduğu sömürü düzeni ayakta tutuluyor. Korkunç hukuksuzluklar icra ediliyor.
Neyse, bunu da zaten herkes biliyor.
Galiba yanıtı bir türlü tam alınamayan soru şu: Böyleyse eğer,........
