Akademinin sonu gelmeyen çürümesi
Uluslararası siyasetin dönüşümüyle birlikte, bunun hem tetikleyicisi hem de sonucu olarak, uluslararası ekonominin de evrildiğine şahit olduğumuz bir dönemdeyiz. Bu evrimin sancıları hayatın her alanında, her boyutta, her seviyede çekilmekte. Kimine göre 2020’den kimine göre 2008’den beri süregelen bir çileden söz ediyoruz ki bu yazının ana konusu elbette bu değişim değil. Fakat bu hafta uluslararası ekonominin ve hem ülkemizde hem de dünyada şiddeti artan krizin bir itici kuvvetine, yapay zekâ destekli neoliberal düzene ve bunun akademiye etkisine değinmek istiyorum.
GSÜ Dayanışma Ağı’nın Ocak 2026’da yayınlanan dergisi İzlek’in birinci sayısını yeni okuma fırsatı buldum. Dergi içerisinde hem konu hem üslup itibarıyla ilgimi çeken bir makale oldu. Tolga Çınar imzası taşıyan bu yazının başlığı da içeriği gibi çarpıcı: “Akademinin Cesedi: Bir İtaatsizlik Manifestosu”.
Çınar müthiş bir taarruzla başlamış: “Öğrenci, bugün insanlık tarihindeki en acınası, en gülünç ve en sefil figürdür.” (s. 12) Katılmak ya da katılmamak elde değil. Geçinme sıkıntısıyla beraber uluslararası krizler dizisinin haddeden geçirdiği gençler, gerçeklik algısının tümüyle yok olduğu bir dönemi deneyimliyor. Yazarın ifadesiyle bu kitle bugün “tüketici bile değildir; o, kendi kendini pazarlayan bir üründür. LinkedIn profilini parlatmak, CV’sine bir satır eklemek için onurunu ayaklar altına alan, ‘hocam’ diyerek peşinden koştuğu o vasat tiplerden referans mektubu dilenen bir zavallıdır.” (s. 13)
Türkçede ve yayıncılık dünyamızda bu polemik ifadelerin, Karl Marx’ta ve onun öğrencilerinden merhum Yalçın Küçük’te en mütekamil hâline kavuşan coşturucu üslubun eksikliğini bu yazının doldurduğunu keyifle ifade etmeliyim. Yazar dertli, yazar öğrenciden tiksinmekte; ama elbette tek suçu bu kitleye yüklememekte. Aksine öğrencilerin altında “o ‘mülayim’ ve korkak’ zemini ‘çekmek’ için yazdığı yazıda, başlığın da ifade ettiği üzere bir cesetten emir almaması gereken gençliğe sesleniyor. Derdin devasını ise “öfkeli olmakta”, yine Marx’a referansla “eleştiri silahını” ele almakta görüyor:
“Okulu bırakın demiyorum (bu, bireysel bir kaçış olurdu ve sistem kaçakları sever). Diyorum ki; kendinizi ‘öğrenci olarak’ tanımlaya bırakın. Okulu bir ‘eğitim/öğretim’ alanı olarak değil, bir savaş alanı olarak görün.
Sınıflarınıza girdiğinizde karşınızdakinin size bir şey öğretmek için orada olmadığını, sizi ehlileştirmek için orada olduğunu bilin.” (s. 13) Nitekim yapay zekânın bütün........
