menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çanakkale Boğazından Hürmüz Boğazına: 111 yıl arayla mayın ve namlu kardeşliğinden, SİHA ve füze kardeşliğine

151 0
16.03.2026

Deniz harp tarihi çoğu zaman denizlere hükmeden büyük donanmaların başarı hikâyeleri üzerinden anlatılır. 19. yüzyılda İngiliz Kraliyet Donanması, 20. yüzyılın ikinci yarısında ise ABD Donanması bu anlatının merkezinde yer almıştır. Bu donanmalar, deniz hâkimiyetini sağlayarak küresel ticaret yollarını kontrol etmiş, askeri güç intikali yapmış ve uluslararası sistem üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Deniz hâkimiyeti kavramı, bir devletin denizleri askeri ve ticari amaçlarla serbestçe kullanabilmesi ve aynı özgürlüğü rakiplerine tanımamasıdır. Bu nedenle uzun yıllar boyunca deniz gücü büyük tonajlı savaş gemileri, uçak gemileri, dretnotlar, kruvazörler, denizaltılar üzerinden tanımlanmıştır.

Erişimi Engelleme ve Alan Yasaklama. Ancak deniz harp tarihine yakından bakıldığında farklı bir gerçek daha ortaya çıkar. Tarih boyunca zayıf güçlerin güçlü donanmalarla açık deniz muharebelerinde karşı karşıya gelerek zafer kazanması son derece nadirdir. Ancak bazen zayıf donanmalar güçlü donanmaları yenmeyi başarabilmiştir. Zayıf devletler farklı stratejiler geliştirerek güçlü donanmaları durdurmaya çalışmışlardır. Bu stratejilerin en önemlisi A2/AD (Anti-Access / Area Denial-Erişimi Engelleme/Alan Yasaklama) doktrinidir. Bu doktrinin temel amacı denizi kontrol etmek değil, düşmanın denizi kullanmasını engellemektir. Böylece güçlü donanmalar bile dar sularda ve kıyıya yakın bölgelerde ciddi risklerle karşı karşıya kalabilir.

Erişimi Engelleme, (A2), düşmanın bir harekât bölgesine yaklaşmasını veya o bölgeye girmesini engellemeye yönelik stratejileri ve silah sistemlerini ifade eder. Bu yaklaşım daha çok uzun menzilli sistemlere dayanır. Amaç düşmanı daha bölgeye ulaşmadan caydırmak veya ciddi risk altına sokmaktır. Hipersonik füzeler, balistik füzeler, uzun menzilli seyir füzeleri, uzun menzil hava savunma sistemleri, denizaltılar, uzun menzil bombardıman uçakları ve elektronik ya da siber saldırılar bu kategoride değerlendirilebilir.

Alan Yasaklama ise düşman kuvvetleri söz konusu alana girmiş olsa bile o alanda rahat hareket etmesini engellemeyi hedefleyen savunma katmanıdır. Bu yaklaşım daha çok orta ve kısa menzilli sistemlere dayanır. Amaç düşmanı bölge içinde sürekli tehdit altında tutarak harekât yapmasını zorlaştırmak veya maliyetini çok yükseltmektir. Deniz mayınları, kıyı konuşlu gemiye karşı füze bataryaları, kamikaze SİHA’lar, mini denizaltılar, kıyı topçusu, kısa menzil hava savunma sistemleri ve sürü saldırı botları bu kapsamda kullanılabilir.

Soğuk Savaş döneminde Sovyet Deniz Kuvvetlerinin 29 yıl komutanı olan Amiral Sergey Gorshkov modern deniz gücünün yalnızca suüstü gemilerinden oluşmadığını vurgulamıştır. Gorshkov’a göre kıyıdan atılan füzeler, deniz havacılığı ve denizaltılar birlikte kullanıldığında düşman filoları kıyıya yaklaşamaz hale getirilebilir. Günümüzde birçok ülke bu iki yaklaşımı birlikte kullanarak katmanlı savunma mimarileri kurmaktadır. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki sistemi, Rusya’nın Kaliningrad ve Kırım’daki savunma mimarisi ve İran’ın Hürmüz Boğazı çevresindeki savunma düzeni bu doktrinin tipik örnekleri arasında sayılabilir.

Tarihten En Güzel Örnek: 18 Mart 1915. Erişim Engelleme ve Alan Yasaklama modern teknolojiye dayalı yeni bir kavram değildir. 111 yıl önce Çanakkale Boğazında yaşanan büyük Türk Deniz Zaferi bunun en çarpıcı örneklerindendir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ekonomik olarak çökmüş, donanması zayıf ve askerî açıdan geri durumda olan Türkler, dönemin dünyanın en güçlü donanması olan Kraliyet Donanması Akdeniz Sefer Gücüne karşı mayınlar, kıyı topçusu ve coğrafyanın avantajını kullanarak büyük bir zafer kazanmıştır. Bu mücadele yalnızca bir askeri başarı değil, aynı zamanda stratejik düşüncenin bir zaferidir. Çanakkale deniz savaşı bu nedenle A2/AD doktrininin tarihsel açıdan en güçlü örneklerinden biri olarak kabul edilir. Düşman armadasının Boğazı geçerek Karadeniz’e erişimi Boğazın giriş kısmında elde edilen alan yasaklama ile engellenmiştir. Bu olay yalnızca bir savaşın sonucu değildir; aynı zamanda dünya savaşının gidişatını ve uluslararası politik dengeleri etkileyen büyük bir dönüm noktasıdır. Bugün aradan 111 yıl geçmesine rağmen Çanakkale’den çıkarılan dersler modern deniz stratejisi için hâlâ büyük önem taşımaktadır.

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİNİN STRATEJİK ARKA PLANI

Birinci Dünya Savaşı başladığında İngiliz Kraliyet Donanması dünyanın en güçlü donanmasıydı. İngiltere küresel ticaret yollarını kontrol eden ve dünyanın dört bir yanında deniz üsleri bulunan güneşin batmadığı büyük bir deniz imparatorluğuydu. Donanmasının gücü yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik, finansal ve siyasi bir üstünlüğü temsil ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise bu dönemde ciddi bir gerileme süreci içindeydi. Balkan Savaşları sonucunda Avrupa’daki topraklarının büyük kısmını kaybetmişti. Ekonomik yapı çökmüş, sanayi gelişmemiş ve devletin askeri gücü zayıflamıştı. II. Abdülhamit’in donanmayı 33 yıl ihmal etmiş olmasının sonucunda kurumsal kültürü ve teknik etkinliği ortadan kalkmış donanma rakibin modern savaş gemileriyle rekabet edemiyordu. Savaşın asıl amacı İngiltere’ye her alanda rakip olan Almanya’nın geri itilmesi, denizden uzaklaştırılması ve petrole erişiminin engellenmesiydi. 1911 yılından itibaren Kraliyet Donanması kömürden petrole geçmiş ve Osmanlı coğrafyası zengin kaynakları ile artık açık bir ava dönüşmüştü. Aynı durumu Almanlar da görmüş ve Osmanlıya yaklaşmıştı. Berlin Bağdat demiryolu bugünün lojistik koridorları gibi çok önemli kuvvet çarpanına dönüşmüştü. Ancak söz konusu ittifaka rağmen İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun kısa sürede çökeceğini düşünüyordu.

1915 yılına gelindiğinde 8 ay önce başlayan savaşta Batı Cephesi siper savaşına dönüşmüş ve savaş bir çıkmaza girmişti. Doğu Cephesi’nde Rusya ağır kayıplar veriyordu. İngiltere ve Fransa bu çıkmazı aşmak için yeni bir stratejik cephe açmayı düşündüler. Bu cephe Çanakkale Boğazı olacaktı. Eğer müttefik donanması boğazı geçip İstanbul’u ele geçirirse Osmanlı İmparatorluğu savaş dışı kalabilir ve Rusya ile doğrudan bağlantı kurulabilirdi. Bu durum savaşın stratejik dengelerini değiştirebilirdi. Ancak müttefik planlaması Osmanlı savunmasını ciddi şekilde küçümsüyordu.

Çanakkale’ye saldırı fikrinin en güçlü savunucularından biri İngiltere Bahriye Bakanı Winston Churchill’di. Churchill’e göre Osmanlı İmparatorluğu savaşın en zayıf halkasıydı ve güçlü bir donanma saldırısı ile kısa sürede teslim alınabilirdi. Ona göre modern savaş gemilerinin ateş gücü Osmanlı kıyı savunmasını kısa sürede yok edebilirdi. Planın ilk aşaması boğaz girişindeki tabyaların bombardımanla susturulmasıydı. Daha sonra mayın tarama gemileri devreye girecek ve boğazdaki mayınları temizleyecekti. Mayınlar temizlendikten sonra müttefik donanması dar boğazı geçerek Marmara Denizi’ne girecek ve İstanbul’u tehdit edecekti. Bu plan teorik olarak güçlü görünüyordu. Ancak en kritik sorun mayınların temizlenmesiydi. Çünkü boğazın dar yapısı ve güçlü akıntıları........

© 12punto