Creative Maximalism: Bir trend hikayesi
Geçen hafta şu soruyu sormuştuk: katılımcı, kolektif ve hızlı üretilen yeni bir kültür akımı olduğu ileri sürülen Creative Maximalism ne kadar derinleşebilir? Değişen gerçekten hikayenin kendisi mi, yoksa yalnızca anlatım ve sunuş biçimi mi? Soruyu daha net bir teorik çerçeve içinde yeniden formüle edersek, karşımızda kültürel bir dönüşüm mü var, yoksa platform kapitalizminin kültürün dolaşımda yeni bir uyarlaması mı?
Önce kavramsal bir ayrım yapalım. Kültür tarihsel olarak üretimle ve birikimle tanımlanan toplumsal bir olgudur. Eserler, biçimler, anlatılar ve estetik kodlar üst üste biner, tortulaşır, bir hafıza alanı üretir. Raymond Williams’ın ifadesiyle kültür, biriken ve taşınan bir süreçle oluşur. Bugün tanık olduğumuz şey, birikimden çok dolaşımdır. Gerçekten de genç kuşaklar, dijital platformlarda yapay zeka (AI) ile mem üreten, video yapan, oyun ve platform evrenlerine katkı sunan, estetik biçimleri dolaşıma sokan aktif aktörler. Peki bu yoğun katılım, ne ölçüde kültürel özerklik veya birikim anlamına geliyor?
Platformların egemen olduğu dijital medyada kültürel nesneler anlam taşıyıcısı olarak değil bir dolaşım birimi olarak değer kazanır. Bir içeriğin değeri, ne kadar hızlı yayıldığı, ne kadar etkileşim ürettiği ve algoritmik akışta ne kadar süre durduğu ile ölçülür. Bu bağlamda “katılımcı kültür, kolektif üretim ya da kamu tarafından oluşturulan eğlence (Public-Generated Entertainment)” gibi kavramlar, altyapıda üretim maliyetinin toplumsallaştırılması ve riskin kullanıcıya dağıtılmasını işaret eder. Dallas Smythe’ın “izleyici metası” kavramı bugün güncellendiğinde içerik üreten, veri üreten, dolaşımı hızlandıran üretici-kullanıcıya dönüşmekte. Walter Benjamin ise teknik yeniden üretimin kültürü “aurasından” kopardığını söylerken sadece çoğalmaya değil, deneyimin dönüşümüne........
