Kayyımdan mutlak butlana: Türkiye’de siyasetin yeniden şekillendirilmesi
Türkiye, son yılların en ağır demokrasi ve hukuk sınavlarından birini yaşıyor. Cumhuriyet Halk Partisi hakkında verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir siyasi partiyi ilgilendiren teknik bir hukuk tartışması değil; doğrudan doğruya Türkiye’de siyasetin nasıl şekilleneceğine ilişkin tarihî bir kırılma noktasıdır. Ancak tartışmanın en başında önemli bir ayrımı doğru yapmak gerekir: Kayyım atanması ile mutlak butlan aynı şey değildir. Kayyım, bir kurumun veya yapının yönetiminin mahkeme ya da idari kararlarla geçici olarak başka kişilere devredilmesi anlamına gelirken; mutlak butlan, bir hukuki işlemin en başından itibaren ağır bir sakatlık taşıdığı gerekçesiyle tamamen hükümsüz sayılmasıdır. Teknik olarak farklı kavramlar olsa da Türkiye’de her iki yöntemin ortak sonucu, siyasal alanın seçim ve demokratik irade dışında yollarla yeniden dizayn edilmesi olmuştur.
Aslında Türkiye’nin kayyım pratiği sanıldığından çok daha eskiye dayanıyor. 12 Eylül 1980 askerî darbesinin hemen ardından yayımlanan ve faaliyetleri durdurulan siyasi partiler ile çeşitli kuruluşlara kayyım atanmasını düzenleyen yasal süreç, Türkiye’de siyasetin devlet müdahalesiyle yeniden dizayn edilmesinin ilk örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Darbe yönetimi, siyasi partileri yalnızca kapatmakla kalmamış, aynı zamanda onların ekonomik ve idari yapılarını da kontrol altına almıştı.
12 Eylül sonrasında siyasi partilerin tüm faaliyetleri askıya alınmış, miting düzenlemeleri, propaganda yapmaları ve kamuoyuna siyasal mesaj vermeleri fiilen engellenmişti. Siyaset kurumu sistemli biçimde etkisiz hale getirilirken partilere yapılan hazine yardımları da kesilmiş, bu durum birçok siyasi yapıyı ciddi ekonomik darboğaza sürüklemişti. CHP de bu süreçte parti işleyişini sürdürebilmek amacıyla sıkıyönetim makamlarına kayyım talebinde bulunmuş, benzer başvurular Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi tarafından da yapılmıştı. İlk aşamada CHP’ye sosyal demokrat geçmişe sahip bazı isimlerin kayyım olarak atanması düşünülmüş, ancak bu kişilerin yeniden siyasi etki oluşturabileceği değerlendirilince görevlerine kısa süre içinde son verilmişti. Daha sonra yerlerine bürokrasi ve akademi çevresinden isimler görevlendirilmiş, sıkıyönetim yönetimi tarafından kayyımlara açık şekilde “siyasetten uzak durmaları” yönünde mesaj verilmişti. Çünkü o dönemde amaç yalnızca partilerin mali işleyişini denetlemek değil, siyaseti tamamen kontrol altında........
