menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kabotaj tamam da, peki ya denizdeki güç?

10 0
30.06.2026

Her yıl 1 Temmuz’da Kabotaj Bayramı’nı aynı ritüellerle karşılıyoruz: yayımlanan mesajlar, yapılan törenler ve birkaç günlüğüne yükselen denizcilik vurgusu. Ancak bu kısa süreli hatırlama hali sona erdiğinde, deniz yeniden gündemin dışına itiliyor. Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü denizcilik, dönemsel olarak hatırlanabilecek bir alan değil; süreklilik gerektiren bir devlet refleksidir.

Türkiye’de denizcilik çoğu zaman ekonomik bir faaliyet alanı, yani bir “sektör” olarak ele alınıyor. Oysa bu yaklaşım, meselenin stratejik derinliğini gözden kaçırıyor. Denizcilik; ticaretin ötesinde egemenlik üretir, güvenlik inşa eder ve jeopolitik etki alanı yaratır. Bu nedenle denizcilik, bir sektör değil; doğrudan devlet kapasitesinin ve güç projeksiyonunun belirleyici bileşenidir.

1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu, Cumhuriyet’in en stratejik hamlelerinden biriydi. Osmanlı’nın kapitülasyonlarla kaybettiği deniz hâkimiyeti yeniden Türk milletine verildi. Limanlar arasında yük ve yolcu taşıma hakkı yabancıların elinden alınıp Türk bayrağına teslim edildi. Bu, sadece ekonomik bir düzenleme değil; devletin denizlerde yeniden ayağa kalkmasıydı.

Bu hamlenin arkasındaki aklı doğru okumak gerekir. Mustafa Kemal Atatürk, denizi bir coğrafya değil bir güç çarpanı olarak görüyordu. Onun yaklaşımında deniz; ticaretin omurgası, enerjinin damarı, güvenliğin ileri hattı ve devlet kudretinin yansımasıydı. Bu vizyon yalnızca askeri ya da ticari alanla sınırlı değildi; toplumsal bir denizcilik kültürü inşasını da içeriyordu. 1935’te kurulan Moda Deniz Kulübü gibi kurumlar, denizle temasın yaygınlaşması ve bir denizci toplum refleksinin oluşması açısından bu yaklaşımın somut........

© 12punto