İnsanları Etiketlemek Kolaydır; Onları Anlamak ve Takdir Etmek Çok Daha Zordur
Bugün Türkiye’de yapılabilecek en kolay şeylerden biri insanları etiketlemektir.
Ne söylediklerini dinlemeden, ne yaptıklarını anlamadan, niyetlerini sorgulamadan ya da içinde bulundukları bağlamı değerlendirmeden onları ideolojik kutulara yerleştiriyoruz.
Sanki karmaşık bir dünyayı basit kimliklere indirgemek bizi daha bilge yapıyormuş gibi.
Uluslararası bir konferansta konuşursunuz.
Saygın bir gazetede ya da düşünce kuruluşunda makale yayımlarsınız.
Yabancı bir televizyon kanalına çıkarsınız.
Bir üniversitede ders verirsiniz.
Ardından etiketler gelmeye başlar.
Londra’daysanız, “İngilizlerin adamı” olursunuz.
Washington’daysanız, “Amerikancı.”
Pekin’deyseniz, “Çinci.”
Moskova’daysanız, “Rusçu.”
Atina’daysanız, “Yunan yanlısı.”
İran medyasında yer aldıysanız, “İrancı.”
İsrail televizyonuna çıktıysanız, bir anda “İsrailci.”
Üstelik çok seyahat ediyor, farklı çevrelerden insanlarla tanışıyor ve çeşitli kurumlarla temas kuruyorsanız, bazıları için mutlaka bir istihbarat servisinin mensubu olmalısınızdır.
Etiket yapıştırılır.
Hüküm verilir.
Dosya kapanır.
Artık ne söylediğinizin, ne başardığınızın ya da ülkenize nasıl hizmet ettiğinizin pek önemi kalmaz.
Kırk Yılda Öğrendiğim Bir Ders
Meslek hayatım boyunca OECD’de, Uluslararası Enerji Ajansı’nda, NATO çevrelerinde, çok uluslu şirketlerde ve uluslararası düşünce kuruluşlarında çalıştım.
Washington’da bulundum.
Moskova’da.
Pekin’de.
Brüksel’de.
Paris’te.
Tahran’da.
Tel Aviv’de.
Atina’da.
Riyad’da.
150’den fazla ülkeyi ziyaret ederek her meslekten, her kurumdan ve her kültürden insanlarla temas kurdum.
Oralarda yalnızca konuşmadım.
Dinledim.
Öğrendim.
Tartıştım.
Kalıcı dostluklar kurdum.
Bazen başkalarını ikna ettim.
Bazen de ben ikna oldum.
Fakat hiçbir zaman kimliğimden, değerlerimden ve ülkeme olan bağlılığımdan ödün vermedim.
Başka bir ülkeyle konuşmak, onun adamı olmak değildir.
Yabancı bir televizyon kanalına çıkmak, onun politikalarını benimsediğiniz anlamına........
