Beceremeyen Bahane Üretir!
Geçenlerde Şevval Sam bir açıklama yaptı, Oscar’lı oyuncu Charlize Theron ile ortak bir paydada buluştuklarını ilan ederek, “Sevgilimle her gün görüşelim ama herkesin kendi evi olsun. Aynı evde yaşamak ilişkiyi tüketiyor” dedi.
Yani kısacası, “Seni seviyorum aşkım ama elektrik faturası gelince, çoraplar kirlenince lütfen kendi anahtarınla kendi kapını aç ve orada kal” diyor.
Hollywood’dan Cihangir’e uzanan bu “ayrı damlar altında steril aşk” köprüsü, bir anda akıllara o kadim soruyu getirdi: Sahi, evlilik gerçekten mi tükendi, yoksa biz mi hayatı paylaşamayacak kadar bencil yetiştik?
Modern cephe hemen bu açıklamaya sarılıp, “İşte özgür kadın, işte uyanış!” diye kutlamalar yapabilir tabii. Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde durum bir uyanıştan ziyade, basbayağı bir “sorumluluk fobisi” ve büyüme korkusu gibi duruyor.
Evlilik dediğimiz müessese yüzyıllardır toplumu bir arada tutan en güçlü yapıştırıcı. İki insanın sadece iyi günde, şık restoranlarda, kokular sıkılmış buluşmalarda değil; hayatın o en yalın, en ham hallerinde de birbirine omuz vermesi.
Şevval Sam ya da Charlize Theron gibi ekonomik özgürlüğünü eline almış kadınların, sırf ev işi, ütü ya da akraba ilişkileri gibi hayatın doğal getirilerinden kaçmak için evliliği reddetmesi ne kadar sürdürülebilir?
Kadın tek başına bir imparatorluk kurmuş olabilir, ama o imparatorluğun kapıları kapandığında, insan bir yuvaya ihtiyaç duyar.
Sosyolojik normları “baskı” olarak görüp kaçmak, aslında hayatın gerçeğiyle yüzleşememektir. Toplum bize evliliği bir başarı kriteri olarak sunuyor çünkü iki insanın bir ömrü paylaşıp ortaya ortak bir yaşam,........
