menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran, tehdidi ortadan kaldıran tavizler verdi ama iki kafadar “yakın tehdit” yalanıyla savaşı başlattı

25 0
22.03.2026

“Yalan ağzına yuva yapmış” diye bir söz vardır, çok severim. Çünkü hayatta karşınıza böyle insanlar çıkar ve bu sözün onları ne kadar iyi tarif ettiğini görür, şaşırırsınız. Yani eskiden öyleydi. Şimdi, yalanın ağzına yuva yaptığı liderler tarafından yönetilen ülkeler var. 

Bu “tip” bir anlamda kurumsallaştı. Tabii bunlar otokrat-diktatör liderler. Yalanlarını sürdürebileceklerine güveniyorlar, çünkü yandaşlarıyla, yardakçılarıyla aynı şarkıyı hep bir ağızdan öyle gürültüyle söylüyorlar ki, başkasının sesi duyulmuyor. Yalan söylerken bir başka güvenceleri de taraftarlarının, onlara oy verenlerin, her türlü yalanı sineye çekmeye hazır olmaları. Zaten çok sıkışırlarsa onlara “yalancı” diyenleri içeri atma olanakları da var. 

ABD Başkanı Donald Trump böyle bir lider. Her gün bir yalan söyleyebiliyor.  Bazen kendi kendini yalancı çıkarıyor ama hiç umurunda değil. Akşam oluyor, sabah söylediğinin tersini söylüyor. Kısa ömürlü yalanlarının yanı sıra, uzun süren, bir türlü geri dönemediği yalanları da var. Ekibi de ondan farklı değil. Doğru tahmin ettiniz; İran savaşını başlatan yalana geleceğim. Gerçi hakkını yemeyeyim, ABD’nin gerçek dışı gerekçelerle savaş başlatması ilk Trump’ın marifeti değil. Sırası gelince onu da hatırlarız.

Cenevre görüşmelerinde İran şaşırtıcı tavizler vermiş

Geçen hafta savaşın patırtısı içinde bir şey oldu. İngiltere’nin önde gelen yayın kuruluşu The Guardian, 17 Mart Salı günü yayınladığı özel haberinde, ABD ile İran arasında savaştan hemen önce yapılan dolaylı görüşmelerde, İran’ın, zenginleştirilmiş uranyum ile ilgili, görüşmelere katılanları şaşırtan, beklenmedik tavizler verdiğini açıkladı. Haber adını vermeyen üç diplomatik kaynaktan doğrulatılmıştı. 

The Guardian’ın ortaya çıkardığı olay, İngiltere Başbakanı’nın ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powell’ın, ABD ile İran arasındaki son görüşmelere katılmış olmasıydı. Dahası, Powell, kaynakların belirttiğine göre, Tahran’ın nükleer programı konusunda sunduğu teklifin, savaş için acele edilmesini önleyecek kadar önemli olduğu kanaatine varmıştı. Powell, savaştan hemen önce İran’ın önerdiği anlaşmanın “şaşırtıcı” teklifler içerdiğini ve müzakerelerde önemli bir ilerleme sağladığını düşünüyordu. Bir sonraki Viyana görüşmeleri için 2 Mart tarihi kararlaştırmıştı ama Cenevre görüşmelerinden iki gün sonra (28 Şubat) ABD ile İsrail savaşı başlatmıştı. 

Jonhathan Powell

Guardian haberinde görüşleri dolaylı olarak aktarılan Jonathan Powell sıradan bir danışman değil. İngiliz bürokrasisinin önemli bir ismi. Resmi CV’sinde görevi, hükümete ve kabineye ulusal güvenlik konularında tavsiyeler vermek, Ulusal Güvenlik Konseyi’ne katılmak, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin tüm kamu kurumları genelinde uygulanmasını denetlenmek olarak belirtiliyor. Yani tek tabanca biri değil, ulusal güvenlikle ilgili bir ofisi yönetiyor. Nitekim, Guardian’ın haberinden, Powell’ın Cenevre’ye ekibiyle gittiğini öğreniyoruz. 

1995’ten 2007’ye kadar o zamanki başbakan Tony Blair’in başbakanlık müsteşarı olarak görev yapan Jonathan Powell, asıl ününü müzakereci kimliği ile yapmıştı. 1997’den 2007’ye kadar Kuzey İrlanda barış görüşmelerinde Birleşik Krallık’ın baş müzakerecisiydi. Daha sonra, İspanya’nın Bask Bölgesi’nde ayrılıkçı ETA ile yürütülen, Kolombiya’da FARC gerillaları ile yapılan müzakerelerde ve Mozambik’teki barış görüşmelerinde yer almıştı.

İngiliz ekibinin ABD-İran görüşmelerinde ne işi vardı

Guardian, kaynakları olarak gösterdiği “körfez diplomatları”nın, Powell’a müzakerelere katılım izninin hangi gerekçeyle verildiğini belirtmediklerini söyledikten sonra, kendi yorumu olarak, “(bu görev) daha önce Tony Blair’in başdanışmanı olarak çalıştığı dönem de dahil olmak üzere, yıllar boyunca ABD ile kurmayı başardığı ilişkileri yansıtıyor olabilir,” diyordu. Muhtemelen asıl kaynaklarını gizlemek için, bilerek gerçeğin yakınından bile geçmeyen bir yorum yapıyordu Guardian. Gazeteciliğin klasik numaralarından biri.

Oysa ABD ekibi Trump’ın damadı Jared Kushner ve Orta Doğu özel temsilcisi Steve Witkoff’dan oluşuyordu. (Yanlarında bir de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi vardı.) İkisi de burunlarından kıl aldırmayan tiplerdi. İngilizleri danışman olarak istemezlerdi. Hele Trump hiç istemezdi. İran’ın da durumu farklı değildi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı ve ekibi de yanlarında İngilizleri istemezlerdi. O zaman İngilizlerin orada ne işi vardı? İşin bu tarafını biraz kurcalayalım. 

Burada müzakerelerin yapısı önem kazanıyor. Ortada tarafların karşı karşıya oturduğu bir müzakere masası yoktu. Cenevre görüşmeleri dolaylı olarak yapılıyordu. Yani taraflar ayrı odalarda oturuyor, arabulucu onlar arasında mekik dokuyordu. Arabulucunun görevini layıkıyla yapabilmesi için, hem müzakere tekniklerine yüksek hakimiyeti olması, hem de konuyu çok iyi bilmesi lazımdı. İşte Jonathan Powell ve ekibi bu noktada devreye giriyordu. Onlar arabulucunun danışmanıydı. Sadece müzakerelere değil, ayın başında arabulucu ekibin yaptığı bir dizi hazırlık toplantısına da katılmışlardı. Cenevre müzakerelerinin arabulucusu Umman Dışişleri Bakanı Sayyid Badr bin Hamad Al Busaidi’ydi. Zaten görüşmeler de Cenevre’nin Cologny semtindeki Umman Büyükelçiliği konutunda yapılıyordu. Al Busaidi’nin ekibi de Umman Büyükelçiliği’nin üst düzey görevlileriydi. 

Umman bu müzakereler için en ideal arabulucuydu. Bölgede her zaman anlaşmazlıklara çözüm arayan bir rolde olmuştu. Hem İran ile hem de ABD ile iyi ilişkilere sahipti. İngiltere’yle ise uzun bir tarihsel geri planı olan çok iyi ilişkileri vardı. İmparatorluk döneminden bu yana Umman, İngiltere’nin Hint Okyanusu........

© 10 Haber