Sevgili günlük…
22 Mart, Berlin Minoa
Bir sürü tatlı insanın olduğu bu güzel mekânda kahvemi yudumlayıp kitabımı okuyorum. Almanca, İngilizce konuşan genç Türk çalışanlar, Almanca ya da İngilizce sipariş veren müşteriler. Dışarıda güneşli ama soğuk bir hava. Sıcak, sarı bir ışıkla aydınlanan kare bir salon, duvarlarında Almanca, İngilizce ve Türkçe kitaplar. Gelecek ay burada bir söyleşi yapacağım.
Saat 17.08. Minoa’dan çıkıp yarım saat yürüdüm ve canım eve girmek istemediği için evimin karşısındaki Caffe Fleury’de oturdum. Güneş evlerin arkasına saklandığı için hava soğudu. Bir kadeh Merlot ısmarladım. Karnım acıktığı halde bir şey yemek istemiyorum. Sanki bütün Mitte sokakta ama ben yalnızlığımlayım. Memnun ve huzurlu. Kant’a dönmem ve konsantrasyonumu kaybetmeden çalışmam gerek. İstiyorum da. Bu akşam belki başlayabilirim yeniden.
Sokaklar genç insanlarla dolu. Yaşlandığımı ve sokaklara ait olmadığımı kabul etmenin zamanı geldi sanırım. Evde oturmak, arada yürüyüşe çıkmak, seanslarıma devam etmek ve bazan benim gibi yaşlanmaya başlamış dostlarla birkaç kadeh şarap içmek. Başka ne kaldı ki hayatta? Neye başlasam zaman yetmeyecekmiş gibi geliyor. Üç beş kitap daha yazıp çekip gitmek dışında yapabileceğim pek de bir şey yok sanırım. Çocuklar birkaç seneye bana ekonomik olarak ihtiyaç duymayacak duruma gelecekler ve ben de artık bu dünyadaki miadımı doldurmuş olacağım.
26 Mart, Berlin Caffe Fleury
Sosyal demokrat partilerin bütün dünyada bu kadar hızlı bir şekilde oy kaybetmesinin nedeni ne olabilir? Halkı düşündüğünü iddia eden partilerin halkın çoğundan oy almaları da normal olan değil midir? Hadi bizimki gibi sosyal demokrasinin komünizmle, dinsizlikle özdeşleştirildiği ülkelerde sosyal demokrat partilerin nafile çabasını bir zamanlar anlamak mümkündü. O da iki kutuplu dünya yok olana kadar. Türkiye’nin sosyal demokratları neden kendilerini halka anlatacak, halkın onlara inanmasını sağlayacak bir politika geliştiremediler?
Bırakalım Türkiye’yi, bu Almanya’da neden mümkün olmuyor? CDU ve SDP birlikte iktidarda. Ama son yapılan iki önemli eyalet başbakanlığı seçiminde de SDP kaybetti. Birini Yeşiller adına Cem Özdemir aldı hatta. Diğerinde 35 yıldır iktidarda olan SDP CDU’ya karşı kaybetti. CDU daha çok çalışmayı, emeklilik yaşının ileri atılmasını, yarı zamanlı çalışmanın zorlaştırılmasını, fikir özgürlüğünün kısıtlanmasını – doğrudan olmasa da – savunduğu halde.
Dün gece Fatih Altaylı’nın İlber Ortaylı’yla yaptığı son programı izledim. Elbette Celal Şengör de oradaydı. İlber Ortaylı’nın dünyada politik hayatın bütün zarafetini yitirdiğini söylemesine hiçbir itirazım olmadan katılıyorum. Artık aynı cümle içinde birbiriyle çelişen iki şey söyleyebilen, sabah söylediğini akşam inkâr edebilen, bırakın evrensel değerleri savunmayı, kendi ülkesinin çıkarını bile düşünmeyen politikacılar makbul.
Dünyanın neresine kaçsak olmayacak. Yine tıpış tıpış İstanbul’a döneceğim, biliyorum bunu. İstanbul’dayken tüpsüz suya dalmışım da nefesim yettiğince suyun altında kalıyorum hissine kapılıyorum. Nefes alabilmek için Berlin’e gelmem gerekiyor. Bunu da artık utanarak yazıyorum. Çünkü bu olanağa sahip olmayan on milyonlarca insan var Türkiye’de ve bunu........
