Rüzgâr Yumurtaları: Theaitetos’ta Bilgi Nedir Sorusu
Sondan bir önceki Platon incelememizde Menon’u okumuş ve orada bir çözüme varmıştık. Bilgi, bir nedene bağlanmış doğru kanı olarak tanımlanıyordu. Daidalos’un heykelleri bağlanmazsa kaçar, doğru kanılar da ruhtan böyle kaçabilir ve ancak nedene bağlandıklarında bilgiye dönüşür. O yazıda, çözüm gibi konan bu formülün başka bir diyalogda yeniden sorun olarak açılacağını söylemiştim. O diyalog Theaitetos ve bu yazıda ona geliyoruz.
Theaitetos, şimdiye kadar okuduğumuz metinler arasında zorluğu ve soğukluğuyla ayrılır. İçinde ne bir siyasal tez var ne bir ölüm sahnesi ne de bir mit. Baştan sona tek bir soruyu, bilginin ne olduğu sorusunu kovalar. Platon üç kez cevap vermeyi dener, üç deneme de sonuçsuz kalır ve diyalog hiçbir tanım kurulmadan biter. Bu başarısızlığı bir kusur olarak değil, metnin açıkça söylemediği amacı olarak okumak gerekiyor ve sanırım diyaloğu anlamanın yolu, bunun nedenini anlamaktan geçiyor.
Önce çerçeveye bakalım, çünkü Platon burada olağandışı bir şey yapar. Diyalog, Megara’da geçen bir sahneyle açılır. Eukleides ile Terpsion konuşmaktadır. Theaitetos’u az önce görmüşlerdir, Korinthos yakınlarındaki ordugâhtan Atina’ya taşınmaktadır. Savaştan ağır durumda dönmüş, üstüne dizanteriye yakalanmıştır ve ölmek üzeredir. Eukleides, Sokrates’in yıllar önce bu genç adam hakkında söylediklerini hatırlar. Sokrates onunla konuşmuş, doğasına hayran kalmış ve ünlü olacağını söylemiştir. Eukleides o konuşmayı unutmamak için aklında kalanları yazmış, eksiklerini Sokrates’e defalarca sorarak düzeltmiştir. Yazarken anlatı biçimini kullanmamış, “ben dedim”, “o kabul etti” gibi bağlayıcı ara cümleler okuru yormasın diye konuşmayı doğrudan, karşılıklı bir söyleşi olarak kaleme almıştır. Bu açıklamaların ardından metin, ikisi de yol yorgunu olan Eukleides ile Terpsion’a bir köle tarafından yüksek sesle okunur.
Protagoras üzerine yazdığımız yazıda, Sokrates’in şiir üzerinden tartışmayı reddettiği bölümü ele almıştık. Gerekçesi, bir metne soru sorulamayacağı, ozanın orada bulunmadığı ve metnin hep aynı şeyi söylediğiydi. Şimdi Platon kendi diyaloğunu yazılmış ve yüksek sesle okunan bir metin olarak sunuyor, üstelik yazma işinin ayrıntılarını da veriyor. Böylece okuduğumuz şeyin bir metin olduğunu ve metinlerin sınırlılığını taşıdığını kendisi hatırlatmış oluyor. Konuşmanın geçtiği zaman da anlamlı. Konuşma, Sokrates’in yargılanmasından hemen önceye yerleştirilmiştir. Nitekim diyalog, Sokrates’in Meletos’un açtığı davaya cevap vermek üzere Kral Arkhon’un revakına gitmesiyle biter.
Karşımızdaki tablo böylece belirginleşir. Ölüme gitmek üzere olan bir adam, ölmek üzere olan bir gencin doğasına hayran kalmış ve onunla bilginin ne olduğunu tartışmıştır. Tartışma sonuçsuz kalmıştır. Bütün bu sahne yıllar sonra, biri çoktan ölmüş, öteki ölüm döşeğindeyken bir köle tarafından okunmaktadır. Platon bu diyaloğun aporiasını ölümle çerçevelemiştir. Bunu tek bir cümleyle söylemez, yalnızca kurduğu sahneyle gösterir.
Konuşma, geometrici Theodoros’un genç Theaitetos’u övmesiyle başlar. Çocuk çirkindir, Sokrates gibi basık burunlu ve patlak gözlüdür, ama doğası olağanüstüdür. Çabuk öğrenir, yumuşak huyludur, yiğittir ve öğrenirken sessizce akan bir yağ gibi pürüzsüz ilerler. Sokrates ona sorar, “Bilgi nedir?” Theaitetos’un ilk cevabı bir liste vemek olur. Theodoros’tan öğrendiği geometri, aritmetik, gökbilim, müzik, bir de ayakkabıcılık ve öteki zanaatlar. Theaitetos’a göre bunların hepsi bilgi sayılır. Sokrates onu durdurur ve ilk itirazını dile getirir. Kendisi bir şey sormuş, Theaitetos ona çok şey saymıştır. Ayakkabıcılık ayakkabı yapma bilgisi demektir, yani bu cevap bilginin ne olduğunu bildiğini baştan varsayar. Ardından çamur örneğini verir. Çamurun ne olduğu sorulduğunda çömlekçinin çamurunu, tuğlacının çamurunu sırayla saymak yerine çamurun suyla karışmış toprak olduğunu söylemek yeter. Sokrates’in aradığı şey bilgi türleri değil, bilginin kendisinin ne olduğudur.
Bu itiraz, Menon’daki arı sürüsü itirazıyla aynıdır. Orada da Sokrates tek bir erdemi sormuş, Menon ona bir arı sürüsü gibi erdemler saymıştı. Aynı itiraz Devlet’in birinci kitabındaki tanım arayışının da temelinde yatar. Ama Platon burada bir yenilik yapar ve Theaitetos’a kendi alanından, geometriden bir model verdirir. Bu model bütün diyaloğun ölçüsü haline gelir.
Theaitetos, hocası Theodoros’un derste yaptığı bir şeyi anlatır. Theodoros tek tek ispat vermiştir. Alanı üç birim kare olan karenin kenarı, bugünkü yazımla √3, birim uzunlukla ortak ölçüye gelmez. Theodoros aynısını beş için yapmış, ardından altı, yedi, sekiz diye ilerleyip on yedide durmuştur. İkiden değil üçten başlaması şaşırtıcı sayılmaz, çünkü √2’nin ölçülemezliği o dönemde bilinen bir sonuçtu. On yedide durmasının nedeni ise antik matematik tarihinin tartışmalı sorularından biri olarak kalır ve kullandığı geometrik yöntemin o noktada hantallaştığı düşünülür. Theodoros’un elinde bir yöntem vardır ama bir kavram yoktur. Her sayı için ayrı bir ispat kurar ve bu türden sonsuz sayıda sayı bulunduğu açıkken tek tek ilerlemek ilke olarak bitmez. Theaitetos ile arkadaşı genç Sokrates adımı bu noktada atar. Sayıları ikiye ayırırlar. Eşit iki çarpanın çarpımı olanlara kare sayı, olmayanlara dikdörtgen sayı derler ve alanı dikdörtgen bir sayı olan karenin kenarının birimle ortak ölçüye gelmediğini gösterirler. Sonsuz sayıda durum böylece tek bir tanımın altında toplanır.
Bu matematiksel parça oraya süs olsun diye konmamıştır. Hemen öncesinde Sokrates bilginin ne olduğunu sormuş, Theaitetos da geometriyi, ayakkabıcılığı, şu bilimi, bu sanatı saymıştı. Sokrates çokluk istemediğini, hepsini kapsayan tek bir tanım aradığını söylemişti. Theaitetos’un matematikte yaptığı tam olarak sonsuz örnekten tek bir eidos’a geçmektir. Sokrates bunu duyunca coşar, ondan sonsuz sayıda şeyi tek bir adla topladığı gibi aynısını bilgi için de yapmasını ister. Ama Theaitetos aynı işi bilgi için yapamayacaktır. Metin böylece matematikte mümkün olanın felsefede niçin mümkün olmadığını da araştırır.
Theaitetos bu soruyu bırakamadığını, sürekli düşündüğünü ama bir türlü sonuca varamadığını söyleyince Sokrates, şimdiye kadar hiçbir diyalogda bu açıklıkla anlatılmamış bir şeyi, kendi sanatını anlatır. Theaitetos’a doğum sancıları çektiğini, çünkü boş değil dolu olduğunu söyler. Annesi Phainarete bir ebeydi ve kendisi de aynı sanatı uygular, ama kadınlara değil erkeklere, bedenlere değil ruhlara. Ebelik sanatının ayrıntılarını tek tek kendi işine uygular. Ebeler, artık doğurmayan kadınlar arasından çıkar. Hiç doğurmamış olana bu sanat verilmez, çünkü insan yaşamadığı bir şeyin ustası olamaz, ama doğurma çağını geride bırakmış olanlar bu işi üstlenir. Sokrates kendini de bu yere koyar. “Ben de kısırım. Tanrı beni başkalarının doğurmasına yardım etmeye zorluyor ama kendimin doğurmasını engelliyor. Bu yüzden bende bilgelik yoktur ve kendi ruhumun ürünü olan hiçbir buluşum olmadı.” Ardından sanatının asıl işini ekler. “Benim sanatımın en büyük yanı şudur. Doğan şeyin bir hayalet ve yalan mı, yoksa gerçek ve doğru mu olduğunu her yönden sınayabilirim. Bana ilk başta hiç zeki görünmeyen birçok kişi, benimle bir arada kaldıkça şaşırtıcı biçimde ilerledi. Bazıları, benden erken ayrıldıkları için, kötü arkadaşlıklar yüzünden, taşıdıkları şeyi düşürdüler.”
Bu tarif Sokratik yöntemi açıkça anlatır ve Menon’daki torpil balığı imgesiyle birlikte okunmalıdır. Orada, uyuşturulan tarafın ağzından anlatılan bir uyuşma hali vardı. Burada, işi yapanın ağzından anlatılan bir doğurtma eylemi var. İkisi aynı işin iki yüzü. Ebe önce uyuşturur, sonra doğurtur. Bu diyalogda üç şey doğacak ve üçü de Sokrates’in kendi deyimiyle rüzgâr yumurtası çıkacak. Eski Yunanlar, tavuğun döllenmeden yumurtladığı, dışarıdan sıradan bir yumurtaya benzeyen ama içinden civciv çıkmayan yumurtaya rüzgâr yumurtası derdi, çünkü onun rüzgârdan gebe kalınarak yapıldığına inanırlardı. Sokrates imgeyi buradan alır, doğan düşünce eksiksiz bir biçime sahip görünür ama içi boş kalır ve ondan hiçbir şey büyümez. Ebelik imgesi metnin sonunda gerçekten uygulanır ve sonuç üç ölü doğum olur.
Birinci tanıma geliyoruz. Theaitetos, “Bilgi algıdan başka bir şey değildir,” der. Sokrates bu tanımı hemen büyük bir öğretiye bağlar. “Sen aslında Protagoras’ın söylediğini söylüyorsun. İnsan her şeyin ölçüsüdür, olanların olduklarının, olmayanların olmadıklarının. Yani her şey bana nasıl görünürse benim için öyledir, sana nasıl görünürse senin için öyle.” Protagoras üzerine yazdığımız yazıda bu cümlenin o diyalogda hiç geçmediğini ve bunun bir tercih olduğunu söylemiştik. Orada Protagoras bir görececi olarak değil bir eğitimci olarak karşımıza çıkıyordu. Burada ise görecelik öğretisinin kendisi ele alınıyor.
Sokrates rüzgâr örneğini verir. Aynı rüzgâr eser, birimiz üşür, ötekimiz üşümez. Rüzgâr kendinde soğuk mudur? Üşüyen için soğuk, üşümeyen için değil. Sokrates ardından bu öğretinin arkasında duran daha derin bir kuramı anlatır. “Hiçbir şey kendinde ve kendi başına tek bir şey değildir. Her şey hareketten, değişimden ve birbirine karışmadan doğar. Hiçbir şey ‘dir’ değildir, her şey oluşur.” Bu görüşe Homeros da, Herakleitos da, Empedokles de katılacaktır, yalnızca Parmenides karşı çıkacaktır. Kuram algıyı da açıklar. Göz ile nesne karşılaştığında ikisinin arasında hem beyazlık hem görme doğar. İkisi de tek başına yoktur, karşılaşmada birlikte doğarlar. Öyleyse algı her zaman olana yönelir ve yanılmaz, çünkü özel bir olaydır ve başka kimseye ait değildir.
Bu tabloyu Devlet’in beşinci kitabıyla karşılaştırmak aydınlatıcı olabilir. Orada bilgi olana, bilgisizlik olmayana, kanı ise ikisinin arasındaki duyulur çokluğa yönelirdi. Duyulur şeyler tam anlamıyla var sayılmazdı, çünkü her biri karşıtları arasında gidip geliyordu. Burada aynı akış tablosu, bu kez bilginin algı olup olmadığını anlamak için ortaya atılıyor.
Sokrates ardından bu kurama yöneltilebilecek kolay itirazları sıralar. Rüyalar, delilik, hastalık. Hasta adama şarap acı gelir. Ama kuram bunlara cevap verebilir, çünkü algılayan farklıysa algılanan da farklı olur. Daha ciddi bir itiraz bellekten gelir. Bilgi algıysa, bir şeyi görmüş ve hatırlayan ama şimdi görmeyen kişi onu bilmiyor demektir. Daha da tuhafı, bir gözünü kapatan kişi aynı şeyi hem biliyor hem bilmiyor olur.
Ardından diyaloğun ilginç bölümlerinden biri gelir. Sokrates, Protagoras’ın olası savunmasını kendisi yapar. Protagoras burada olsaydı, der, bu çocukça itirazlarla, bellekle, kapalı gözle sıkıştırılmak istemez, asıl iddiasına bakılmasını isterdi. Sokrates asıl iddiayı Protagoras’ın ağzından şöyle kurar. Hasta adama yemek acı görünür ve onun için gerçekten acıdır. Sağlıklı adama tatlı görünür ve onun için gerçekten tatlıdır. Bunların hiçbiri ötekinden daha doğru sayılamaz. Bu yüzden sağlıklı adam tat konusunda hastadan daha bilge, hasta da ondan daha cahil değildir. Ama bir hal ötekinden daha iyidir ve hekim, hastanın halini değiştirerek ona başka bir şeyin, daha iyi bir şeyin görünmesini sağlar. Öyleyse bilge kişi daha doğru kanıya sahip olan değil, kötü hallerin yerine iyi haller getirebilen kişidir. Sofist de aynı işi şehir için yapar, yurttaşlara daha iyi şeyler görünsün ve öyle olsun diye onların halini değiştirir.
Bu savunmanın gücü, göreceliği hakikat ölçütünden alıp yarar ölçütüne taşımasından gelir. Kimsenin söylediği daha doğru olmaz ama bazı haller daha iyidir. Eğitim hakikat aktarmak değil, hal değiştirmek olur. Bir sofistin ücret alma gerekçesi de burada tutarlı biçimini bulur. Ben size hakikati satmıyorum, sizi daha iyi bir hale getiriyorum. Önceki yazıda Protagoras’ın kendi ücret düzenini anlatışını görmüştük, bu savunma neredeyse o düzenin kuramsal temeli sayılabilir. Sokrates’in bu savunmayı bizzat kurması, bu yazılar boyunca Platon’da gördüğümüz dürüstlüğün açık bir örneği. Çürüteceği görüşü kaba haliyle değil, incelmiş haliyle kurar ve kendi ilk itirazlarını çocukça diye niteler. Bu savunma bugün de ayakta duruyor. Bir görüşün doğruluğu yerine yararlılığını ölçüt almak, bir eğitimin ya da bir tedavinin hakikati aktarmak yerine hal değiştirmek olduğunu söylemek bugün de savunulan tanımlar arasında. Savunmanın gücü, hakikat iddiasından vazgeçtiği için sarsılmaz görünmesinde yatıyor. Kimsenin daha doğru olmadığını söylemek, kendisine yöneltilecek her itirazı da bir başka görünüşe dönüştürür. Ama tam da bu yüzden savunma bir bedel öder. Hakikat ölçütünden vazgeçtiği anda kendi üstünlük iddiasını da kaybeder. Sokrates’in sonraki iki argümanı bu kayıp üzerinden ilerler.
Birincisi, kendi kendini çürütme adıyla bilinen argüman. Protagoras herkesin kanısının kendisi için doğru olduğunu kabul eder. Ama insanların çoğu Protagoras’ın yanıldığını düşünür. Öyleyse Protagoras’ın kendi ölçütüne göre, öğretisinin yanlış olduğu kanısı da doğru olur. O zaman Protagoras’ın bu öğretiyi ortaya koyduğu Hakikat adlı kitabı da hiç kimse için, ne kendisi ne başkaları için doğru olmaz. Bu argümanın zarafeti tartışılmaz, ama kesin olup olmadığı tartışılır. Protagoras kendini savunabilirdi. Öğretisinin kendisi için doğru olduğunu, başkası için yanlış olmasının onu kendisi için yanlış yapmadığını söyleyebilirdi. Argüman ancak Protagoras öğretisini herkes için doğru saydığı takdirde işler. Yine de Sokrates’in argümanı bir işe yarar. Protagoras’ı kendini savunabileceği o dar konuma sıkıştırır. O dar konumda Protagoras artık öğretemez, tartışamaz ve kimseden daha bilge olduğunu iddia edemez. Öğreti kendisiyle tutarlı hale getirildiğinde, onu savunan adamın mesleğini imkânsız kılar. Oysa Protagoras bir öğretmendi.
Protagoras’ın tezi asıl inandırıcılığını şimdiki etkilenmelerden alır. Rüzgâr sana soğuk geliyorsa senin için soğuk, bana gelmiyorsa benim için değil. Burada itiraz edilecek bir yer yok gibi görünür, çünkü “bana soğuk geliyor” ile “benim için soğuk” arasında gerçekten bir fark ayırt edilmez. Görünüş ile hakikat çakışır ve öğreti bütün gücünü bu çakışmadan alır. Ne var ki “bana öyle görünüyor” yalnızca şimdiki etkilenmeleri kapsamaz. İnsan gelecek hakkında da yargı verir. Bana yarın ateşim........
