menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kaçan Heykeller: Menon’da Erdem, Bilgi ve Doğru Kanı

19 0
08.08.2026

Phaidon üzerine yazdığımız yazıda, hatırlama argümanı anlatılırken Kebes’in şöyle bir hatırlatma yaptığını görmüştük. İnsanlara doğru sorular sorulduğunda kendiliklerinden doğruyu söylüyorlar, özellikle geometrik şekiller söz konusu olduğunda. Bu, açıkça başka bir metne göndermeydi ve o metin de Menon’du. Şimdi oraya bakalım.

Ama Menon’a girerken şunu baştan söylemek gerekiyor. Bu diyalog, hatırlama kuramının kanıtlandığı yer olarak bilinir ve o bölüm gerçekten ünlü. Ne var ki metnin asıl kazancı orada değil, sonunda ortaya çıkan bir ayrımda. Bilgi ile doğru kanı arasındaki ayrımda ve doğru kanının niçin tek başına yetmediğinin açıklanmasında.

Bu ayrım, bu yazı dizisi boyunca defalarca karşımıza çıkan bir insan tipine kuramsal adını verir. Devlet’in sekizinci kitabındaki oligarşik insan, kötü arzularını inançla değil malını kaybetme korkusuyla bastırıyordu. Onuncu kitaptaki Er mitinde, yeryüzüne çıkarken hangi bedene gireceğini seçen ruhlar arasında birinci sırada olan, erdeme felsefesiz, yalnızca alışkanlıkla katıldığı için en kötü hayatı seçiyordu. Phaidon’da sıradan erdem, hazları hazlarla değiş tokuş etmek olarak, para bozdurmaya benzetiliyordu. Menon, bütün bu tariflerin ortak adını koyar. Bağlanmamış doğru kanı.

Diyalog, Platon’un yazdığı en ani açılışla başlar. Ne bir sahne kurulur ne selamlaşılır. Menon doğrudan sorar: “Söyleyebilir misin Sokrates, erdem öğretilebilir mi? Yoksa öğretilemez de alıştırmayla mı edinilir? Yoksa ne alıştırmayla ne öğrenmeyle, insanlara doğadan mı gelir, yoksa başka bir yolla mı?” Diyalog Anytos’un evinde geçer.

Bu açılışın kendisi bir karakter tarifi gibidir. Menon sonuç ister, hem de üç şıkkı önceden hazırlamış olarak. Konuşmanın nasıl kurulacağını değil, cevabın hangi kutuya konacağını merak eder. Diyalog boyunca aynı sabırsızlık sürecek.

Menon’un kim olduğunu bilmek de metni daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. O, Thessalialı varlıklı bir soylu ve Gorgias’ın öğrencisi, üstelik Platon’un okurları onun sonraki hayatını da biliyor. Ksenophon’un anlattığına göre Menon, Pers seferinde paralı asker komutanı olmuş, açgözlülükle ve döneklikle anılmış, sonunda Persliler tarafından esir alınmış ve zindana atılmıştır. Yani erdemin öğretilip öğretilemeyeceğini soran adam, erdemi edinememiş olmakla bilinen biri.

Diyaloğun ortasında sahneye çıkacak öteki muhatap ise Anytos, yani birkaç yıl sonra Sokrates’i mahkemeye verecek olan üç kişiden biri. Yani erdem öğretilebilir mi sorusunu tartışan diyalog, erdemi edinememiş bir öğrenciyle, erdemi öğretmeye çalışan adamı öldürecek bir yurttaş arasında geçer. Bu çerçeve, Platon’un kurduğu en acı çerçevelerden biri. Anytos kendisini erdemi bilen kişi olarak görür. Ama ilerleyen satırlarda göreceğimiz üzere, erdemi bağlanmamış doğru kanı üzerindendir, bu da Sokrates’in eksik bulduğu ve uyardığı durumdur. 

Sokrates cevabında önce iltifat eder, sonra onu bir eleştiriye çevirir: “Thessalia eskiden atçılıkla ve zenginlikle ünlüydü, şimdi bilgelikle de ünlü,” der, “hem de Gorgias sayesinde. Çünkü o, orada herkese, bilenlere yakışır biçimde, korkusuzca ve görkemle cevap verme alışkanlığı kazandırdı. Bizde ise, Atina’da, bir bilgelik kuraklığı var. Ben, erdemin öğretilebilir ya da öğretilemez olduğu hakkında hiçbir şey söyleyemem, çünkü erdemin ne olduğunu hiç bilmiyorum.”

Buradan asıl ilke çıkar. Bir şeyin ne olduğunu bilmeyen, onun nasıl bir şey olduğunu, öğretilip öğretilemeyeceğini nasıl bilebilir? Menon’un kim olduğunu bilmeyen biri, onun güzel mi, zengin mi, soylu mu olduğunu bilebilir mi?

Bu ilke, bu yazı dizisini takip eden okur için artık tanıdık. Devlet’in birinci kitabı tam olarak bu itirafla bitiyordu. Sokrates orada, bir şölende obur bir adam gibi öncekinin tadına doymadan bir sonraki yemeğe geçen adam gibi davrandığını söylemiş ve şunu eklemişti: “Adaletin ne olduğunu bilmeden, onun bir erdem olup olmadığını ve sahibinin mutlu olup olmadığını tartıştım, oysa bir şeyin ne olduğunu bilmeden nasıl olduğunu araştırmak boşunadır.” Menon, o itirafla açılır. İkinci kitabın yerine getirmeye çalıştığı şey, Devlet’te dokuz kitap boyunca sürer, Menon’da ise hiç yerine getirilmez.

Bu ilkeye tanım önceliği ilkesi deniyor ve bu tartışmalı bir ilke. Gerçekten de, bir şeyi tanımlayamadan onun hakkında hiçbir şey bilemez miyiz? Gündelik hayatta durum böyle değil. Bir insan, adaleti tanımlayamadan da bir kararın adaletsiz olduğunu görebilir. Bir hekim, sağlığın tanımını veremeden de hastayı iyileştirebilir. Sokrates’in kendisi de, erdemin ne olduğunu bilmediğini söylerken, onun yararlı bir şey olduğunu, iyi bir şey olduğunu, adaletsizliğin kötü olduğunu rahatça söyler.

Öyleyse ilkeyi, olduğu gibi değil, sınırlandırarak okumak gerekir. Sokrates’in istediği şey, her tür bilgi için bir tanım şartı değil. İstediği şu. Bir konuda sistemli bir soru soruluyorsa, mesela erdem öğretilebilir mi diye soruluyorsa, o soruya cevap verebilmek için sorunun konusunun ne olduğunu belirlemiş olmak gerekir. Çünkü öğretilebilirlik, konunun ne tür bir şey olduğuna bağlıdır. Bu haliyle ilke makul ve metnin bütün seyri de bunu doğrular. Ama metnin sonunda, tanım yapılmadığı için hiçbir sonuca varılamaz.

Menon’un ilk cevabı bir tanım değil bir liste: “Erkeğin erdemi şehrin işlerini yönetmek, dostlarına iyilik düşmanlarına kötülük etmek ve zarar görmemektir. Kadının erdemi evi iyi yönetmek ve kocasına itaat etmektir. Çocuğun, yaşlının, kölenin, özgür insanın erdemi ayrıdır. Erdem çoktur, her iş ve her yaş için ayrıdır.”

Bu cevaptaki dostlara iyilik düşmanlara kötülük ifadesi, Devlet’in birinci kitabında Polemarkhos’un verdiği tanımın aynısıydı ve orada uzun uzun çürütülmüştü. Burada Sokrates o yönden gitmez, ipin ucunu başka bir yerden tutar.

“Ben sana bir arının doğasını sordum ve sen bana bir sürü arı saydın,” der. “Oysa ben, arıların arı olmak bakımından birbirinden farklı olmadığını, hepsinde ortak olan bir şey olduğunu biliyorum ve o ortak şeyi soruyorum. Erdemler de çok ve çeşitli olsa bile, hepsinde ortak olan tek bir eidos (eski Yunanca öz, biçim, şekil) vardır ve tanım onu vermelidir.”

Bir ekleme de yapar ki üzerinde durmaya değer: “Sağlık, erkekte ve kadında farklı bir şey midir? Büyüklük, güç? Elbette hayır. Öyleyse erdem niçin farklı olsun? Üstelik ev yönetmek de şehir yönetmek de, iyi yönetilecekse, ölçülülük ve adalet ister. Öyleyse kadın da erkek de, çocuk da yaşlı da, köle de özgür de, iyi olmak için aynı şeylere ihtiyaç duyar.”

Bu son cümle, metnin içinde küçük bir yer tutar ama söylediği şey büyük. Erdem, toplumsal konuma göre değişmez. Kölenin erdemi ile özgür insanın erdemi aynı. Platon bunu burada bir tanım tartışmasının parçası olarak söyler ve siyasal bir sonuç çıkarmaz. Ama söylenmiş olması, kayda değer.

Menon ikinci denemeyi yapar: “Erdem, insanlara hükmedebilmektir.”

Sokrates hemen sıkıştırır. Çocuğun erdemi de hükmetmek mi? Kölenin de? Bir ekleme daha ister. Hükmetmek dedin ama adilceyi eklemeyecek miyiz? Menon ekler. O zaman Sokrates yakalar. Adalet erdemin kendisi mi, yoksa bir erdem mi? Bir erdem. Öyleyse yine bütün yerine parçayı verdin.

Burada Sokrates, tanımın nasıl yapılacağını göstermek için küçük bir ders verir ki bu bölüm çoğu zaman atlanır, oysa oldukça öğreticidir. Şekil örneğini alır. Yuvarlaklık bir şekil, şeklin kendisi değil. Peki şekil nedir? İlk denemesi şu: Var olan şeyler arasında yalnızca renge eşlik eden şey. Menon buna itiraz eder, peki renk nedir bilmiyorsan? Sokrates ikinci bir tanım verir: Şekil, katının sınırıdır.

Sonra renk için de bir tanım verir, hem de Gorgias’ın çevresinden gelen bir dille. Renk, şekillerden çıkan, görmeyle ölçüşen ve duyulur olan bir akıştır. Menon bu tanımı çok beğenir. Sokrates de şunu söyler. Bunu beğendin çünkü gösterişli. Oysa öteki daha iyiydi.

Bu küçük alışveriş, tanım üzerine bir ders olduğu kadar Menon’un neyi beğendiğine dair bir teşhis de. O, açık ve yalın olanı değil, kulağa iyi gelen ve etkileyici olanı beğenir. Gorgias’ın öğrencisi olduğu, tanımı seçerken belli olur.

Üçüncü deneme gelir ve Menon bu kez bir şairden alıntı yapar: “Erdem, güzel şeyleri arzulamak ve onları edinebilmektir.”

Sokrates önce arzulamak kısmını ele alır ve o meşhur tezi kurar: “Kimse kötü şeyleri arzulamaz. Kötü olduğunu bilmediği için iyi sanarak arzulayanlar vardır ama onlar da aslında iyi sandıklarını arzularlar. Kötü olduğunu bilerek arzulayanlar ise, o şeyin kendilerine zarar vereceğini de bilirler ve kimse zarar görmek ve mutsuz olmak istemez.”

Bu tez, Gorgias üzerine yazdığımız yazıda tartışılmıştı. Orada tiranların en az güce sahip olduğu, çünkü istediklerini değil uygun gördüklerini yaptıkları söylenmişti ve o argüman aynı ilkeye dayanıyordu. Aynı zayıflık burada da geçerli. Arzulamak kelimesi, iyiyi arzulamak anlamına indirgeniyor ve indirgeme yapıldıktan sonra sonuç kendiliğinden geliyor. Platon’un kendisi de bu modeli sonradan terk edecek. Devlet’in dördüncü kitabındaki üç parçalı ruh, arzunun iyiye yönelen tek bir yeti olmadığını göstermek üzere kurulur.

Bu ilkeye yöneltilen en bilinen itiraz ise Aristoteles’ten gelir. İnsan, neyin iyi olduğunu bilerek de kötüyü seçebilir ve buna irade zayıflığı denir. Aristoteles bunu gündelik bir olgu sayar ve Sokratik ilkenin bu olguyu inkâr ettiğini söyler. Bilmek ile yapmak arasında bir boşluk vardır ve o boşluğu bilgi doldurmaz, karakter doldurur.

İlginç olan şu ki, Menon’un kendi sonucu da bu itirazın bir biçimini içerir. Diyalog, erdemin bilgi olduğu tezinden başlar ve sonunda, iyi insanların bilgiyle değil doğru kanıyla iyi olduğunu söyler. Yani doğru davranmak için bilgi gerekmiyor. Aristoteles’in itirazı bunun tersi yöndedir, bilgi de doğru davranmaya yetmiyor. İkisi birlikte alındığında, bilmek ile yapmak arasındaki ilişkinin Sokratik tezin varsaydığından çok daha gevşek olduğu ortaya çıkar.

Neyse, argüman burada bir sonuç verir. Madem herkes iyi şeyleri arzular, arzulama bakımından kimse kimseden üstün değil. Öyleyse fark, edinebilme gücünde. Erdem, iyi şeyleri edinebilmektir.

Ama Sokrates hemen sorar. Altın ve gümüş edinmek mi? Peki bunlar adaletsizce edinilirse, yine erdem mi olur? Menon hayır der. Öyleyse edinmeye adalet ya da ölçülülük ya da dindarlık eşlik etmelidir. Bunların hepsi erdemin parçalarıdır. Yani yine erdemin tanımına erdemin bir parçası girmiş oldu.

Şimdi diyaloğun en canlı anı gelir ve Menon patlar. “Sokrates,” der, “senin hakkında daha tanışmadan önce şunu duymuştum. Sen kendin de sürekli çıkmaza düşersin ve başkalarını da çıkmaza düşürürsün. Şimdi bana büyü yapıyor, ilaç veriyor, efsunluyor gibisin, öyle ki iyice çıkmaza düştüm. Bana kalırsa sen, hem görünüşünle hem de öteki bakımlardan, şu denizdeki yassı torpil balığına benziyorsun. O da kendisine yaklaşan ve dokunan kişiyi uyuşturur. Sen de bana böyle bir şey yaptın. Ruhum ve ağzım gerçekten uyuştu ve sana cevap veremiyorum. Oysa erdem üstüne binlerce kez, birçok kişiye, çok güzel konuşmuşumdur. Şimdi ise ne olduğunu bile söyleyemiyorum. Bence sen, başka bir şehirde bunları yapsaydın, bir büyücü olarak tutuklanırdın.”

Sokrates’in cevabı kısa ve incelikli: “Eğer torpil balığı, kendisi uyuşmuş olmadan başkalarını uyuşturuyorsa, ben ona benzemem. Ama kendisi uyuşuk olduğu için başkalarını uyuşturuyorsa, o zaman benzerim. Çünkü ben, kendim bilerek başkalarını çıkmaza düşürmüyorum. Herkesten çok kendim çıkmazdayım ve bu yüzden başkalarını da çıkmaza düşürüyorum.”

Bu cevap, bütün Sokratik yöntemin dürüst bir tarifi. Çürütme, bilenin bilmeyene yaptığı bir şey değil, bilmeyenin, bilmediğini bilerek, bildiğini sanana yaptığı bir şey.

Ardından felsefe tarihinin en ünlü sorularından biri gelir, Menon’un çıkmazı. “Peki Sokrates,” der Menon, “ne olduğunu hiç bilmediğin bir şeyi nasıl araştıracaksın? Bilmediğin şeyler arasından hangisini araştırma konusu yapacaksın? Diyelim ki tam da onunla karşılaştın, bilmediğin şeyin o olduğunu nereden bileceksin?”

Sokrates bunu daha keskin bir biçime sokar: “Bir insan, bildiğini de bilmediğini de araştıramaz. Bildiğini araştırmasına gerek yoktur, çünkü zaten bilir. Bilmediğini........

© 10 Haber