menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yalçın Küçük'e veda...

37 0
08.04.2026

Yalçın Küçük'e veda...

Yalçın Hoca, kendisini bilim adamı olarak tanımlamakta bile mütevazı davranırdı. “Çok yüce bir şey bu kendimi buna layık görmem” der, ama formasyonu itibarıyla tarihçi olmadığı halde, Doğan Avcıoğlu ile birlikte Türkiye tarihini altüst eden özgün okumalar yapmıştı. Doktora tezinden itibaren her işini “savaş” olarak gördü tez yapmayı, düşünmeyi, yazmayı bir mücadele biçimine dönüştürdü. “Düşünce eşittir savaş” diye düşündü ve bu tavrını ömrü boyunca korudu.

Prof. Dr. Yalçın Küçük hocamızın aramızdan ayrılışının üzerinden daha iki gün geçti. 6 Nisan 2026’da, 87 yaşında, Ankara’da tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Onun ardından kalem oynatmak, artık bir hayatı değerlendirmekten öte, derin bir yas ve minnet duygusuyla, iz bırakmış bir düşünce mirasına veda etmek anlamına geliyor.

Yalçın Hoca üzerine yazmak, sıradan bir yaşam öyküsünü özetlemekten çok daha fazlasını gerektirir. Bu, kendine has, karmaşık ve bileşken bir kimliğin bütünlüğü içinde anlaşılmayı talep eden, nev-i şahsına münhasır bir zihinsel metodolojinin izini sürmektir. Türkiye’de düşünsel üretimin uzun yıllar akademik konformizm ile siyasi ajitasyon arasında sıkışıp kaldığı bir dönemde, o bu iki alanı da cesurca yapıbozuma uğratan özgün ve derin bir hat inşa etmişti.

Onun temel meselesi, donmuş bir teori vazetmek ya da hazır bir sistem kurmak değildi. Onun “bütün düşünce sistemi, kurulu bilimin dışındadır”. Tarihi ve siyaseti doğrusal, tek yönlü bir akış olarak değil “düğümlü”, katmanlı, iç içe geçmiş ve derin süreklilikler taşıyan bir yapı olarak okumaktı. Kendi ifadesiyle, “bizim gibi insanlar kendilerini tarif etmek zorunda kalırlarsa günlük bir tarif yaparlar” derdi. Ona bugün sorulsa, “Türkiye’de vücut olmuş aydın muhalefetiyim ve tek muhalefetim” diye cevap verirdi. Düşüncelerinin önemli olup olmadığını tartışabilirdi, ama şunu kesin bilirdi: Hiçbir düşünce kavramını dışarıdan almamıştı; hepsini kendi içinde, özgün bir biçimde üretmişti.

Özgün tezleri, tam da bu bağımsız ve savaşçı ruhun ürünüydü. Gorbaçov’u herkesin III. Bonaparte’a benzettiği dönemde o, onu XVI. Louis’ye benzetmiş ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ekonomik nedenlere değil, derin bir ideolojik inanç kaybına, elitin komünizme........

© Yurtsever