Eğitimde Yapay Zekâ, Küresel Eğilimler ve Türkiye için Politika Önerileri
Eğitimde Yapay Zekâ, Küresel Eğilimler ve Türkiye için Politika Önerileri
Çağımızın temel yetkinliği sadece kod yazmak ya da teknik bir beceri edinmekten ibaret olamaz. Biz bu bütüne, “yapay zekâ ehliyeti” diyoruz. (Görsel: Eğitimde Yapay Zekâ raporu/TEDMEM)
İnsanlık, tarihi boyunca kendi sınırlarını aşmak için araçlar üretti. Ateşi evcilleştirdi, tekerleği icat etti, buharın ve elektriğin gizemini çözerek medeniyetler kurdu. Sanayi devrimi, insanın kas gücünün yerine makineyi koyarak dünyanın güç haritasını yeniden çizdi. Bugün içinden geçtiğimiz devrim ise öncekilerden farklı bir nitelik taşıyor. Çünkü makineler bu kez ilk defa insan aklının yaptığı işlere ortak oluyor. Bu ortaklığın insanlığa vaat ettikleri küçümsenemez. Yapay zekâ; bir hastalığı henüz belirti vermeden fark edebiliyor, yıllar süren bilimsel araştırmaları aylara hatta günlere indiriyor, görme engelli bir öğrenciye kitabını sesli okuyabiliyor ya da zorlandığı bir konuyu her öğrenciye kendi hızında yeniden anlatabiliyor.
Doğru kullanıldığında öğretmenin yükünü hafifletiyor, araştırmacıya yeni kapılar açıyor ve insanı sıradan işlerin tekrarından kurtararak ona düşünmek, sorgulamak ve üretmek için daha çok alan bırakıyor. Ama bu dönüşümün bir de gölgede kalan bir yüzü vardır ve bir eğitim kurumunun sorumluluğu, ışığı görürken gölgeyi de zamanında fark edebilmektir. Çünkü yeni bir toplumsal düzenin, yeni bir çağın kuruluşuna tanıklık ediyoruz ve Türk Eğitim Derneği olarak böyle dönemlerin en derinde bir insan meselesi olduğunu biliyoruz.
Gözetim kapitalizm, tekno-otoriterlik
Her yeni düzen, öncelikle kendi sermayesini tanımlar. Tarım çağında toprak, sanayi çağında sermaye neyse, dijital çağda da veri odur. Ancak veri, tarihsel öncüllerinden çok hayati bir çizgide ayrılır. Toprak işlenir, sermaye yatırıma dönüşür, veri ise insanı öngörür. “Gözetim kapitalizmi” olarak adlandırılan modern düzen, bireylerin dijital ayak izlerini sadece kaydetmekle kalmıyor, bu izlerden yola çıkarak geleceği tahmin ediyor ve tahmin ettiği o geleceği kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendiriyor. İnsan böylece davranışları ölçülen, sınıflandırılan ve yönlendirilen bir veri nesnesine dönüşüyor. Süreç, veriye dayalı bir davranış mühendisliğine vardığında ise mesele mahremiyetin ötesine geçiyor ve özgür iradenin geleceğine dair köklü bir soruya dönüşüyor.
Bu sorunun en ağır ve karanlık yanıtı, literatürde dijital diktatörlük ya da tekno-otoriterlik olarak karşılık buluyor. Geçmişin baskı düzenlerinin kendilerine has bir dürüstlüğü vardı; hiç değilse görünürlerdi, adları konmuştu ve karşılarında durulabilirdi. Oysa yenisi, gündelik hayatın kılcal damarlarına sızarak hissettirmeden işliyor. Toplum hakkında devasa ölçekte veri topluyor, insan davranışlarını fark edilmesi güç mekanizmalarla yönlendiriyor ve nihayetinde kitlelerin gerçeklik algısını, gerçekliği değiştirmeye lüzum bile görmeden içeriden biçimlendiriyor. Yapay zekâ altyapısının az sayıda küresel şirketin elinde toplanmasını bu nedenle insanlığın geleceğine yönelik ciddi bir tehdit olarak görmek gerekiyor, çünkü teknoloji hiçbir zaman tarafsız olmadı ve onu tasarlayanların, fonlayanların ve düzenleyenlerin değer yargılarını içinde taşıyor.
Kendi sesimizin yankısı
Gündelik yaşamımızda bu görünmez düzenin beslendiği yegâne kaynak, dikkatimizdir. Bilgi bollaştıkça dikkatin kıtlaşacağı yıllar önce öngörülmüştü ve bugünün dijital dünyası bu öngörünün gerçekleşmiş hâlidir. Dijital platformlar bütün mimarilerini, insanın en kıt ve en kıymetli varlığı olan dikkati ele geçirmek üzerine kuruyor. Her tıklama ekonomik bir değere, her beğeni bir veri parçasına dönüşüyor. Algoritmalar bizi ekranda en uzun süre tutacak, canımızı en çok sıkacak ya da bizi en çok onaylayacak içeriği öne çıkardıkça, kendi sesimizin yankısından ibaret odalara kapanıyoruz. Haliyle farklı düşünenle karşılaşma, kendimizi esnetme ihtimalimiz de gün geçtikçe azalıyor. Bu çağı yönetenler de insanların neye baktığını değil, neleri hiç........
