menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

DİRİLİŞ GİRESUN

9 0
19.03.2026

O _ “Sizi anlıyorum ve şayet anlıyorsam düşüncelerinize katılıyorum. Tutun ki, bugün topraklarınızı siz beş on köylü halkı arasında eşit bölüştürdünüz; yarın bu eşitlikten gene eser kalmayacak o topraklar onların en beceriklilerinin, en çalışkanlarının elinde kalacaktır.”P _”Fakat toprakları eşitçe bölmeyi aklından hayalinden geçiren kim ? Toprak sahiplenilecek mal değildir. O kimsenin malı olamaz. Alım satım veya kiralama gibi herhangi bir ticaret konusu değildir.”Koca –“Mülkiyet hakkı insanın yaradılışında vardır. Mülkiyet hakkı olmazsa toprağı ekip biçmek için hiçbir ilgi kalmaz. Mülkiyet hakkının kalkması demek bedeviliğe vahşete dönmek demektir.”P _” Gerçek söylediklerinizin tam tersidir. Mülkiyet hakkı sona erdiği gün artık işlenmemiş toprak kalmaz. Toprağın şimdi bütün insanlık için faydasız kalması toprak sahiplerinin sürüp ekmeyi biçmeyi bilmemelerinden ve bunu başaracak olanlara da kendi çıkarlarına göre kendi yaptıkları kanunlarla engel olmalarından ileri geliyor.” (Diriliş/Tolstoy)Yukarıda alıntılamış olduğum konuşma Rus yazar Tolstoy'un 1899 yılında yayınladığı Diriliş adlı romanında geçmektedir. Her zaman zevkle okuduğum Tolstoy'un romanlarını tefsir etmek bizim kalemimizin harcı olmasa bile dönemin “kurumsal din” yapısını nasıl sıvadığını kelimelerinin büyülü dünyasında rahatlıkla görebilirsiniz. Diriliş romanının esas oğlanı Dimitri Ivanoviç Nehludov adında Prens olan bir asilzade. Nehludov Üniversitede tez konusu olarak şeçtiği özel mülkiyet hakkında toprağın sahiplenilecek bir mal olmadığını, toprak mülkiyetinin acımasız olduğunu ve adaletsizlik ürettiğini düşünüyor. Romanın ana konusu bu değil tabi ki. Diğer taraftan dönemin kurumsal kilisesi Tanrı adına konuşup “mülkiyet hakkı insanın yaradılışında vardır” diyerek konuya rant çerçeveli bir pencereden bakıyor. Nehludov görüşlerine temel olarak aklı alırken kilise misyonu gereği Tanrıyı konuşturmayı seçiyor.Pekâlâ; Nehludov toplumsal çarpıklığı akıl yoluyla tespit ederken kilise Tanrı adına neden böyle konuşuyor? Gerçekten özel mülkiyet hakkının insanın yaradılışında olduğunu mu düşünüyor? Aslına bakarsanız ; düşünce doğru olsa bile (bana göre doğru değil) kilise çıkarlarına uygun olduğu için Tanrıyı böyle konuşturuyor. Zira; mevcut adaletsiz düzenin devamı için Tanrının insanları özel mülkiyet hakkıyla yaratmış olması gerekiyor. Yoksa insanların gerçekten nasıl ve neden yaratıldığı kilisenin umurunda bile değil. Böylelikle fakir halk mevcut durumun Tanrının takdiri olduğuna inanarak halinden memnun ama sefalet içinde yaşarken seçkinler zevkü sefa içinde yaşayacaktı. Kilise ise bu akortsuz orkestranın borazanlığını yapacaktı.Kurumsallaşmış dini yapının zamanla ne hallere getirildiğini Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler romanının “büyük engizisyoncu” bölümünde de aynı şekilde görebilirsiniz.Yeri gelmişken birkaç saptama yapmak istiyorum. Sosyal adaletin olmadığı toplumlarda kurulu mevcut düzenden haksız kazanç sağlayan insanlar için yasaların adaletli olup olmadığı hiç önemli değildir. Onlar için önemli olan çarkın dönüş sürekliliğinin sağlanmasıdır. Bu hedeften hareketle din dahil olmak üzere her türlü inanç ve ideoloji argümanını pervasızca kullanabilirler. Ayrıca yollarına çıkabilecek tehlikeyi hemen oyun dışına atmak isterler. Kendilerine benzemeyen çocuğu halka boğdurtmak konusunda da çok tecrübelidirler. Tolstoy romanlarında kilise duvarlarına sıvacı ustalığı yapmak isteyince aforoz edildi. Aynı şekilde Sokrates'e zehir içirdiler. Spinoza Yahudi cemaati tarafından aforoz edildi. Nesimi'nin derisi yüzüldü. Bruno yakıldı Farabi ve İbni Sina tekfir edildi. Ebu Hanife işkence ile öldürüldü. Her dönemde düşüncenin hakkından gelemeyenler düşünenin hakkından gelerek varlığını sürdürüyor.Doğrusunu söylemek gerekirse, Toprağın ortak mülkiyet ya da özel mülkiyet olması konusunun günümüzde karşılığı bulunmuyor. Dimitri İvanoviç Nehludov'un özel mülkiyet hakkında roman içerisinde evrilen düşünceleri gibi ortak mülkiyet sevdasında olan kimsecikler kalmadı diyebilirim. Aynen Nesimi'nin derisini yüzdürten Tanrı algısının insanoğlunun evren hakkında yeni bilgilere ulaşmasından sonra farklı boyutlara taşınması gibi. Felsefenin son durağında İbni Sina “zorunlu varlık” düşüncesini nasıl açıklardı? Her şey değişiyor. Efesli Heraklitos'un dediği gibi “değişmeyen tek şey değişimin kendisi”.Sevgili Giresunlular; şimdi bütün bunlar neden aklıma geldi? Giresun ile alakası nedir? Anlatayım efendim.Çalıştığım şirketin bayiler toplantısı için Trabzon'a gelmiştim. Bu sefer karayolunu tercih ederek uzun yıllar geçirdiğim Giresun'u görmek istedim. Yegane gayem güzel ve nostaljik bir Giresun muhabbeti yapmaktı. Toplantı sonrasında eski bir dostumu arayarak güzel gayemi gerçekleştirmek istedim. Çerkez'de iki tek atıp dünyayı herkesler den farklı kurtarma yeteneğine sahip Giresunlu muhabbeti yaparız diye düşüyordum. Hatırladığım kadarıyla Çerkez'e giderken Dereli yolu sapağının karşısında deniz kenarında Torburnu denilen doğa harikası çay bahçesi vardı. Dönüş yolunda o kadar baktım göremedim. Yerinde neredeyse denize sıfır kaç kat olduğunu sayamadığım apartmanlar vardı. Acayip şaşırdım. Bildiğim kadarıyla burası Turizm alanıydı. Eski dostuma, Giresun'da kıyı kenar kanunu v.s geçerli değil mi? arkadaş dedim. Cevap olarak “ugh” dedi. Sonra Çerkez'de iki tek atarken orada da aynı manzarayı gördüm. Bu sefer soru sormadan ben “ugh” dedim. Ardından Teyyaredüzü, Güre, Bulanacağa kadar Delikli taş dahil olmak üzere bütün kıyıların yağmalandığını ve yağmanın taptaze devam ettiğini gördüm. Herhalde yapılan muhteşem talanı rahat seyretmek için Gedikkaya'ya da iki şerit yol yapmaya çalışmışlar. Sonunda beraber “ugh” dedik. Gördüğüm manzaralardan sonra hafızamdaki cennet Giresun imajı silinerek potansiyel bir çöplük imajına dönüştü. Bir toplum sahip olduğu doğa harikası ortak değerlerine nasıl bu kadar ihanet edebilirdi? İşin daha korkuncu ihanet sessiz ve derinden devam ediyordu.Tolstoy yaşadığı dönemde toprak sahiplenilecek mal değil diyordu. Bugün ise kıyılar, denizler herkesin ortak malı ve kimse tarafından sahiplenilemez diyoruz. Kanunlarımızda böyle söylüyor. Ama gelin görün ki; Giresun kıyılarına bu ucube imalatları yapanlar belki kıyıların, denizin tapularını ellerinde bulundurmuyorlar ancak kıyılarımızın önüne kale gibi setler çekerek kendilerine özel hale getirmişler. Halkın kıyılara ulaşmasını engellemişler. Pek yakında denizle yol arasında Çin seddi gibi bir yapının varlığı kaçınılmaz olacak gibi görünüyor. Yazık.Eric Hoffer Kesin İnançlılar kitabında “İnsanların uğrunda öldükleri kutsal davalar birbirinden farklı olsa bile, o insanlar belki de esas itibarıyla aynı şey için ölmektedir.” diyor. Eric Hoffer çok doğru söylüyor. Dolayısıyla kıyıları yağmalayan bakış açısıyla toprak mülkiyeti konusunda Tanrıyı konuşturan kurumsal din anlayışının aslında aynı zihniyetle hareket ettiğini söyleyebilirim. O da şu ki; İnsanoğlunun hak etmediği bir şeye sahip olma isteği. Zavallılar bu istek uğruna her şeyi göze alabiliyor gerek ideolojik liderlerini gerekse de Tanrıyı konuşturarak kendi emellerine alet edebilecek kadar aşağılık olabiliyor.Son söz olarak Giresunlulara bir tavsiyem olacak. Bence sizi aforoz edecek birilerini beklemeyin zira o kadar zamanınız olmayabilir. Biraz cesaret göstererek acilen kendinizi aforoz edin ve Prens Nehludov gibi yeniden Dirilişi yaşayın. Kıyılarınızı ve değerlerinizi başka türlü kurtaramazsınız.NOT: Yazının başında Diriliş romanından alıntıladığım bölümde toprak yerine Giresun kıyılarını (ya da Turizm cenneti olan tüm kıyıları) koyup konuları güncelleyerek yeniden okuyabilirsiniz.


© Yeşilgiresun