menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NADİDE ÇİÇEKLER DE SOLAR

21 0
17.03.2026

Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez, zaten pek az yetişen nadide çiçekler fazla yaşamaz bu ülkede.

Dün son yolculuğuna uğurlanan İlber Ortaylı Hocamız da o nadide çiçeklerden biriydi işte.

Tarihi konularda sadece bizde değil dünyada da yankı uyandıran müthiş bir araştırmacıydı.

Bildiklerini son derece sade ve anlaşılır bir üslupla, araya espriler, ilginç anekdotlar sıkıştırarak anlatıyordu.

Katıldığı televizyon programlarında ve verdiği konferanslarda izleyenleri bir yandan bilgilendirirken bir yandan da tarihsel olaylara bakış konusunda bilinçlendiriyordu.

Yakın dostlarından Sezer Duru’nun şu sözleri onu iyi tanımlıyor:

“Einstein nasıl bütün dünyaya dilini çıkardı. Tıpkı öyle. İlber de bu kategorinin insanı. Onun çocuksu oluşu, esprili hali, gülebilen karakteri insanlara tarihi sevdirdi. Doğrusu böyle bir hocam olsun isterdim. Onun için biraz da hocam gibi görürüm.”

Nilgün Uysal’ın İlber Ortaylı’yla yaptığı nehir söyleşi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında “Zaman Kaybolmaz” ismiyle yayımlanmıştı.

Bu kitapta ölüm olayına bakışını şöyle anlatıyordu İlber Ortaylı:

“Üç-dört yaşlarındayken annem beni bir uzak akrabanın cenazesine götürmüştü. Ölenin dul eşi mezarın başında ağlıyordu. Akşam babama ‘Falanın babasını götürüp gömdüler’ dedim. ‘Ölmüş, herkes ölecek. Ben de öleceğim’ dedi. Çok bozuldum bu lafa. Babam niye ölecek diye.

Ölüm hayatımda önemli bir tema olmuştur. İnsanların hayvandan bir farkı da bu. İnsan, öleceğini bilen tek mahluk. Başka hiçbir mahluk öleceğini bilmiyor. Bunu sık sık unutuyoruz. Ama ben pek unutmam.

Ölüm benim için çok canlı bir tema. Odamda bir mezarlık resmi hep vardır. Hem de yatak odamda. O da Osmanlı mezarlığıdır. Osmanlı mezarlıkları kadar zarif, güzel, insanlarla iç içe olan, insanların gidip rahat edip ürpermeden oturabildiği bir mezarlık yok. Biz bunu devam ettiremediğimiz gibi bir de mevcutları yok ediyoruz. Hakikaten sopalık bir toplumuz. Herhalde bir nesil sonra torunumuz olan Türkler, bugünün Türk toplumunu çok aşağılayacak. Ondan eminim.”

Kitapta cenaze törenleriyle ilgili de şu değerlendirmeyi yapıyordu Ortaylı:

“Bizim milleti anlamak çok güç. Genellikle cenaze törenlerimiz bir felakettir. Bir hay huy içinde geçer. Hele cenaze mezarlığa götürüldüğünde. İnsan mı gömüyoruz yoksa bir mahluk mu? Paldur küldür gider.

Cenaze alkışlamayı da sevmiyorum. Daha sessiz ve hüzünlü bir şey lazım. Örneğin çiçek atarsın. Mesela tekbir getirmek, hoş ve alçak sesle olursa hiç de kötü bir şey değil.”

Gerek “Zaman Kaybolmaz” kitabında gerek medyada yayımlanan çeşitli röportajlarında Ortaylı, hayatı ve ülke sorunlarına bakışı konularında şu görüşleri paylaşmıştı okurlarla ve izleyicilerle:

-O zamanın Türkiye’sine göre iriyarı uzun boylu bir çocuktum. Bana göre elbise, ayakkabı bulmak zordu. Şimdi neredeyse orta boylu sayılacağım. 1950’deki göç dalgalarından ve şehirleşmeden beri Türkiye’de çok garip ırklar birbiriyle karıştı. Ve ortaya uzun boylu güzel bir ırk çıktı. Üstelik gelişen tekstil sektörüyle birlikte bunların giyimleri de düzeldi. Bizim gençleri dışarıdan gören hayran olur. Yeter ki ağızlarını açmasınlar.

-Bizim ailede çocukların en büyük lüksü pahalı ayakkabı giymekti. Herkes annem ve babama ‘Kendiniz zar zor geçiniyorsunuz ama çocuklara Apa’dan ayakkabı alıyorsunuz, bu ne iş’ diye sorarlardı. Annem, ‘Böyle yapmazsak ayakları eğrilir, deforme olur’ derdi. Nitekim bu yaşıma geldim, dökülmeyen yerim yok. Fazla kilo aldım. Ama ayaklarımdan şikayetçi değilim. Hâlâ da öyledir. Ortopedik ayakkabı alırım. En pahalı giysilerim ayakkabılarımdır, öyle alışmışımdır.

-Hem Dil Tarih’e hem ODTÜ’ye aynı anda gittim. Sabahın köründe kalkıyorum. Orta Doğu’da lisan kurslarına gidiyorum. Öğlen orası bitiyor, sonra Dil Tarih’e varıyorum... Ve oturup ders çalışıyorum. Ve böyle günlük beş saatlik uykuyla falan biz idame-i hayat ediyoruz.

-Üniversitede iyi hocanın derslerine benden devamlısı olmazdı. Kötüsünün dersleri için de cancağızımı sıkmazdım. Gürgan Celebican, Coşkun Üçok ve Kudres Ayiter’in derslerini dikkatle takip ederdim. Kudret Bey’le konuşmak deryadan su içmek gibi bir şeydi.

-Milli Kütüphane’de yerler numaralıdır. Ben ansiklopedilere ve lügatlere yakın bir yerde oturmak istiyordum. Genel Müdüre gittim isteğimi belirttim. Görevlilere söylediler. O günden sonra hep aynı yere oturdum.

-Ben okulda son dersimden bir önceki dersimde yeme, içme, oturup kalkma öğretirim öğrencilerime. Böyle oturulur böyle kalkılır, böyle yenilir, merdivene bir kadınla böyle çıkılır falan. Öğrencilerin çoğu aydan gelmişim gibi bakar bana.

-Bir de öğrencilerime şunu tavsiye ediyorum: Lütfen sabah kahvaltı veremeyeceğiniz, akşam masal anlatıp öpemeyeceğiniz çocuğu dünyaya getirmeyin. Bazen sınıfta ‘Biz kahvaltıyı hiç ebeveynimizle yapmadık’ diyenler olur. Kendilerine maddi olarak her şey verilen ama manevi olarak eksik kalmış çocuklardır onlar.

-Macar dansı, Romen dansı... Bilirim o kültürleri. İrlanda dansları bilmem ne dansları, hepsini yapardım... ABD’de yaşasam bu vakte kadar yapmaya devam ederdim.

-Takım olarak Beşiktaş’ı tutarım. Hatta Beşiktaş şampiyon olduğunda iki kilometrelik Beşiktaş bayrağını taşıyan taraftarlar, ‘İlber Hoca buraya’ diye bağırdılar. Gittim taraftarlarla taşıdım o bayrağı... Galatasaray ikinci tuttuğum takımdır. Ankara’da Gençlerbirliği’ni tutarım.

-Bilgisayar öğrenmeye vakit harcamıyorum. Hatta cebimdeki telefonun bile girdisi çıktısı ile uğraşmıyorum.

-İnsanlar çocuklarıyla az uğraştıkları ölçüde onunla çok övünüyorlar. Çocuklarını övmek kendilerini övmek adeta. Orta sınıfın büyük hastalığı bu.

-Ben kimseyle sır paylaşmam. Kimseyle sır paylaşılmaz. Yani sır olmaz çünkü o artık. Yer biliyor, gök biliyor sen biliyorsun, ben biliyorum. Sır nerede kaldı?

Ortaylı’nın tarihimiz ve ülke sorunlarıyla ilgili söylediği şu sözlerden de ders almak gerekiyor:

-Ben Osmanlı tarihi ile Cumhuriyet tarihini ayırmıyorum. Yani bunlar Türk tarihinin rejim değişikliği geçiren safhalarıdır. Değişiklik, her milletin en tabii ve gerekli hakkıdır. Bunlar birbirinin devamıdır

-Her şeyin düzelmesi ve değişmesi üretime bağlı. Türkiye’nin üretimi artıp zenginleşirse dostu artar.

-Bizim Türkler susar. Herkes her türlü yolsuzluğa karşı susar. Çünkü ileride kendi de yapacak ondan... Kendisinin de açığa var. Niye mesela üniversitedeki intihalciliğe ses çıkarılmıyor? Çünkü herkesin derece derece bir intihal sorunu var demek ki. Benim öyle bir şeyim yok. Dolayısıyla hırsızlığa cevaz veremem. Hatırlıyorum, Mete Tunçay, bizim Siyasal Bilgiler’in kurulunda böyle bir suçu gündeme getirdi, Oooo... Herkes karşı çıktı Mete’ye.

-Biz devlet için ölür, bir yandan da devleti soyarız.

-Türk halkı ve Türkiye, iç harbe girmeye kabiliyetli. İyi bir kabiliyet değil bu. Yumuşak başlı, düşük tansiyonlu bir toplum değil burası. Bu millet kavgaya girer hemen. Sokakta bir kavgayı seyret, iki ağız dalaşından sonra, hemen tornavida falan çıkar. Ve bu tip kızgınlık ve kavga, üst sınıflarda eğitim görenlerde de vardır. Onun için Türkiye iç harbe müsaittir.

-Bülent Ecevit politika teklif etti. Fakat ben kabul etmedim bunu. Gideceğim parti meclisinde oturacağım, yok bilmem ne yapacağım. Bunlar bana göre vakit kaybı. Ama bana göre politika bir meslektir, ciddi bir iştir. Ciddi yapacak adamlar politikaya girmeli. Ha giriyorlar mı? Onu bilmem.


© Yeniçağ