Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa huzurunda
Orhan Gazi’ni Şehit oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin bulunduğu Bolayır’ı ziyaret etmeyi çok istiyordum, nihayet kısmet oldu. Sabahın erken saatinde türbenin bulunduğu Saroz Körfezi manzarasına hâkim tepede ömrümün en huzurlu birkaç saatini geçirdim. Türbe alanının köye bakan tarafı insan boyunu aşan duvarlarla çevrili. Deniz tarafı aşağı eğimli olduğundan duvarlar görüş alanının dışında kalıyor, böylece girişten itibaren hayranlık uyandıran bir manzara ziyaretçilere “Hoş geldiniz” diyor. Çam ağaçları, güller ve çeşitli çiçeklerle süslü bahçede sabah serinliği ile beraber zeminden yükselen toprak kokulu rayihalar çamlarla buluşup adeta yeniden toprağa ağıyor. Mest oldum. Hiç beklemeden II. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan türbeye girdim ve Paşa’nın aziz ruhuna Fatiha okudum. Dışarı çıktığımda neredeyse ayak ucu hizasında mezarı bulanan Namık Kemal’i de ihmal etmedim.
Türbe bahçesine girişte sol baş taraftaki küçük bir mekânda oturup çay içerken, Süleyman Paşa’nın, 1071 Malazgirt zaferinden 300 yıl sonra Doğu Roma’nın Avrupa topraklarındaki en kritik noktalarından Gelibolu ve çevresini; Bolayır, Ece-Ova, Konur-Hisar, Tekirdağ, İpsala, Malkara, Hayrabolu ve Keşan’ı, yoldaşları Murad Bey (kardeşi), Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi, Evranos Gazi, Ece Yakup Beylerle Türkleştirerek “Gazi” unvanını aldığını “tahattur ettim”. Onun ve yoldaşlarının başardığı şeyi, yani Gelibolu’yu fethedip orada tutunarak bir Türk varlığı oluşturma becerikliliğini eğer 125 yıl sonra Gedik Ahmet Paşa Otranto’da yapabilseydi bugün bildiğimiz ana bileşeni “suç” olan Avrupa kültürü etkisindeki bir dünya yerine Türk vicdanı, merhameti ve birlikte yaşama tecrübesinin inşa ettiği gerçek anlamda barışçı bir dünyada yaşıyor olabilirdik. Ünlü bir tiyatro oyuncumuzun geçmiş Antalya Film Festivallerinden birindeki bir söyleşisinde Viyana başarısızlığı hakkında konuşurken, “Viyana düşseydi eğer Mozart Türk Marşı yerine, ‘Yine bir gülnihal’ besteleyecekti!” faraziyesinden mülhem, Otranto’da tutunabilseydik, muhtemelen Batı Kilisesi tıpkı Doğu Kilisesi gibi Türk hakanlarının iradesine tabi olacaktı. Böylece bugün Doğu-Batı kiliseleri diye bir şey kalmayacak, mesela “Ruhban okulunu açacaklar mı açmayacaklar mı?” diye bir sağa bir sola bakacak yerde zihnimizin tahterevallisinde daha faydalı fikirleri........
