menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir gecede bir medeniyeti yok etmek

33 0
12.04.2026

Medeniyeti bir gecede yok etme tehdidi, sadece bir kral özentisinin mi yoksa kurumsallaşmış bir şuur tutulmasının mı eseri? Kendi kendime sorduğum bu soru beni ta lise yıllarıma götürdü. O yıllarda üstadım olarak bellediğim merhum Peyami Safa’nın makalelerinde sık sık bahsettiği Oswald Spengler’in Batı’nın Çöküşü (Der Untergang des Abendlandes) adlı eserindeki görüşleri beni o kadar etkilemişti ki, üniversite yıllarımda arkadaşlar arasındaki tartışmalarda hep bu yazardan alıntılanan iddiayı savunmuştum: Batı’nın çöküşü kaçınılmazdır!

Türk edebiyatı ve düşünce dünyasının “yetim emekçisi” lakabını taktığım en yetenekli yazarı ve kendi kendini yetiştirmiş (otodidakt) fikir adamı olarak Peyami Safa, Cumhuriyet’in rotası Batı’ya dönükken neden onun çöküşünü anlatan Batılı bir yazarla fikir birliği yapmış olabilir ki? Çünkü Safa, tıpkı Ziya Gökalp gibi, Mehmet Akif Ersoy gibi, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir ve Cemil Meriç gibi, Batı medeniyetine mensup olamayacağımızı derin bir şuurla kavramış, üstelik Türk milletinin yarattığı en büyük medeniyet hamlesinin Batı teknolojisi karşısındaki katlanması çok acı veren mağlubiyet travmasını yaşayan bir şahsiyetti. O bakımdan “öteki medeniyet”in üstünlüğü deri şuur sahibi diğer Türk aydınları gibi onu derinden rahatsız ediyordu.

Batı teknolojik medeniyetinin üstünlüğü ve bundan doğan hegemonik böbürlenmeleri siyasi arenada önce İngiliz, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Amerikan vandallığına dönüştü. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında önce kendi toplumlarından milyonlarca insanın ölmesine sebep olan bu “lanetli” Batı medeniyeti temsilci değiştirdikten sonra açık kaynaklardan alıntılayarak söyleyeyim “1945'ten sonra 10 milyon civarında veya daha fazla…” ölüme sebep oldu.

2000’li yıllarda, daha sonraları üst seviyede bürokrat olacak bir lise arkadaşımın evine yemeğe davetliydim. Üsküdar’dan kalkan filanca mevki dolmuşuna binerek son durakta inmemi, kendisinin bizi karşılayacağını söylemişti. Seni karşılayacağım demediği için başka misafirleri olduğunu anlamıştım. Dolmuş beklerken, sakalları on bir on bir maç yapan, kafasına Yahudi kipasına benzer bir terlik geçirmiş, entari ile şalvar arası bir kıyafetin içinde yabancı aksanlı biri kırık bir ifadeyle dolmuşun nereye gittiğini sormuştu. Cevap verince cesaret bularak Amerikalı olduklarını ama İslam’ı seçtiklerini, Kuzey Afrika’da umdukları dinî aydınlanmaya rehberlik edecek bir “şeyh” bulamadıkları için bütün İslam dünyasını gezdiklerini, en son Türkiye’ye geldiklerini anlatmıştı. Bu arada yanındaki kız hiç konuşmamış, hep dinlemişti. Benden tanıdık bir rehber bilip bilmediğimi sormuş ve hiç ummadıkları cevabımı aldıktan sonra, “avaz değiştirerek” sözü Batı dünyası, İslam dünyası ve Çin’e getirmişti. Ardından da Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na… Ona Çin’i işaret etmiştim. Bana boş boş baktığında, “şalvarlı, hacı takkeli bir ajan” olma ihtimalini ön sıraya koymuştu ki, aynı sofrada otururken benimle pek konuşmamıştı!

Bilvesile, 2000’li yıllarda gündemimizi işgal etmeye başlayan Huntington, “Osmanlı İmparatorluğu'nun sona ermesiyle İslam bir çekirdek devletten yoksun kaldı” dediği gibi “İslam Batı'nın varlığını tehlikeye atan tek medeniyettir ki bunu en az iki defa yapmıştır” diyerek bugün olanları/olacakları bize açıklayan iki cümle sarf etmiştir. Çin’in Batı ile entegrasyon ihtimalini öne sürdüğü hâlde Müslümanlar ile Batı’nın asla uyum sağlayamayacağını da söyleyen odur. Demektedir ki: “Avrupa, Batı Hıristiyanlığının bittiği ve İslam ile Ortodoksluğun başladığı yerde biter.” Yani Müslüman milletler ve Ruslar, Batı kültür havzasından değildir. İşte bu değilleme bugünkü Amerikan politikalarının manevi babasıdır. Trump’ın “Bir medeniyet bu gece yok olacak” cümlesi, aslında uzlaşmaz fikirler öne sürmemiş Huntington’un tarih felsefesinin yanlış yorumunun son ucubesi olarak tarihe kaydedilmiştir. Çünkü yine açık kaynaklardan her araştırıcının bulabileceği şu bilgiler bizi sağlıklı bir bakışa kavuşturur gibi görünüyor:

1.Ulus devletten medeniyet bloğuna geçiş: Trump’ın veya genel olarak Amerikan dış politikasındaki "şahin" kanadın kullandığı bu dil, Huntington’ın "Medeniyetler Çatışması" (Clash of Civilizations) tezindeki temel argümanlarla derin benzerlikler taşır. O, 21. yüzyılda çatışmaların artık ülkeler (İran, Irak, Rusya vb.) arasında değil, medeniyet havzaları (Batı medeniyetine karşı İslam medeniyeti, Konfüçyüsçü medeniyet vb.) arasında olacağını savunur. Trump’ın "İran" gibi siyasi bir birim yerine "bir medeniyet" vurgusu yapması, meseleyi sadece bir rejim sorunu olarak değil, Batı değerlerine karşıt bir kültürel varlık sorunu olarak gördüğünü işaret eder.

2."Biz ve onlar" ayrımı (Identity Politics): Huntington, Batı’nın kendi kimliğini koruyabilmesi için karşısında bir "öteki" tanımlaması gerektiğini savunur. Trump’ın retoriği de genellikle Batı medeniyetinin (Western Civilization) korunması ve radikal unsurların bu medeniyeti tehdit ettiği fikri üzerine kuruludur. "Bir medeniyet yok olacak" ifadesi, karşı tarafı sadece askerî bir düşman değil, Batı’nın varoluşsal karşıtı olarak konumlandırır.

3.Değerler ve yaşam tarzı çatışması: Huntington’a göre medeniyetler arasındaki sınırlar "kanlıdır." Çünkü mesele sadece toprak değil, inanç ve yaşam tarzıdır. Eğer bir lider "bir medeniyet yok olacak" diyorsa, bu durum karşı tarafın sadece ordusunu değil, toplumsal yapısını, tarihini ve kültürel kodlarını hedef aldığını gösterir. Bu da Huntington’ın çatışmanın "kültürel" olacağı öngörüsünün en sert dışavurumudur.

4.Kadrolar ve etki alanı: Trump yönetiminde görev alan veya ona fikirsel destek veren pek çok stratejist (örneğin eski danışmanları), Huntington’ın öğrencileri veya onun ekolünden gelen kurumlardan yetişmiş isimlerdir. Bu "medeniyet merkezli" bakış açısı, Amerikan sağ kanadında son 30 yıldır ana akım stratejik düşünce hâline gelmiştir.

Spengler’in Felsefi İmanı

Platon ve Goethe Olmakta-Oluş felsefesini, Aristoteles ve Kant ise Oluş felsefesini temsil eder. Burada analizin karşısında sezgi vardır. Aklın yöntemleriyle aktarılması pratikte imkânsız olan bir şey, Goethe'nin münferit sözlerinde ve şiirlerinde, örneğin Orphische Urworte'de ve "Wenn im Unendlichen" ve "Sagt es Niemand" gibi tamamen kesin bir metafizik doktrinin ifadesi olarak görülmesi gereken kıtalarında bulunur. Şu pasajın tek kelimesini değiştirmem: "Tanrısallık ölüde değil diride, olmakta-oluşta ve değişimde faaldir, olmuşta ve kesinlikle belirlenmişte değil de bu nedenle, benzer şekilde, akıl (Vernunft) yalnızca olmakta-oluş ve yaşama yoluyla tanrısal olana doğru çırpınmakla ve anlayış (Verstand) yalnızca olmuş ve kesinlikle belirlenmişten yararlanmakla ilgilidir." Bu cümle benim tüm felsefemi kapsamaktadır.


© Yeniçağ