15 Temmuz’un 10. yılı: Restorasyondan nereye?
2015-16’dan bu yana devam eden kesintisiz darbe sürecinin onuncu yılındayız. Bu sürecin bir on yıl daha böyle sürüp gitmesi de, kısa zamanda tersine çevrilmesi de pek mümkün görünmüyor. Çünkü 10 yılda az şey olmadı.
Erdoğan’ın liderliğinde,15 Temmuz 2016’dan bu yana fiilen, 17 Nisan 2017’den bu yana ise bir rejim inşası süreci olarak devam eden restorasyon kapsamında Osmanlı’yı ihya teşebbüsü, büyük kentlerin emekçi sınıfları, gençler, kadınlar ve siyasal muhalefetin direnişi karşısında dolu dizgin ilerlemekte zorlanıyor. Öte yandan, siyasi gericilik, savaş, ırkçılık ve kültür savaşlarını besleyen kapitalizmin küresel krizi, rejime, uluslararası alanda çatışan bloklar arasında sürekli manevra alanı açarak, selden kütük kapma ve iç krizleri hafifletme imkânı da sağlıyor.
On yıl, bir toplumun hayatı için uzun sayılmasa bile öyle azımsanacak bir zaman parçası da değil. Bu zaman boyunca söylem üstünlüğünü elinde bulundurmak, okulu, medyayı, orduyu, bürokrasiyi, akademiyi, belediyeleri, büyük STK’leri, kamusal alanı kuşatma gücüne sahip olmak, buna karşılık rakip ve karşıtlarını bastırmak, hapse, yeraltına veya sürgüne itmek, rejimin meşruiyet açığını tamamen gideremese de, onunla ilişki toplumun büyük çoğunluğu için olağanlaşıyor. Devleti elinde bulundurmanın sağladığı tüm kurumlara ayrımsız hâkimiyet kabiliyeti, istense de istenmese de onu yöneteni toplumun muhatabı hâline getiriyor.
Büyük tarih açısından 15 Temmuz 2016, Türkiye’nin uzun bir döneme yayılan rejim değişikliği sürecinin kendisi değil, yalnızca bir halkası olabilir. Ama onu izleyen bastırma sürecinin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde stratejik bir kırılma ve geriye dönüş anı olduğu hakikatini bir kez daha vurgulamak ve rejimin 15 Temmuz anlatısını deşifre etmeyi sürdürmek önemli. Çünkü bu on yılda olan en önemli şeylerden biri de o anlatının hakikatin yerini almaya başlaması. Burada üç nokta üzerinde durmak isterim.
İstihbarat açığı uydurması
Birincisi, tamamen kurmaca olan, “15 Temmuz darbe girişimi”yle bir istihbarat açığı sonucu karşı karşıya kaldığımıza dair Erdoğan rejiminin iddiası. “15 Temmuz darbe girişimi”, süreç olarak ve hemen her anı itibarıyla Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar’ın kontrolündeydi. Bu süreç, Fettullahçılar’ın bir girişimde bulunmadıkça tasfiye edilmelerinin kaçınılmazlaşacağı algısıyla harekete geçmelerini sağlayacak bir istihbarat operasyonu halinde yürütüldü.
Gülen Grubunun faaliyetleri, 17-25 Aralık 2013 sürecinde hükümet tarafından “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) olarak kategorize edilmişti. Gülenciler, 30 Ekim 2014’te, “tarihin en uzun MGK toplantılarından biri (yaklaşık 10,5 saat)” olarak gerçekleşen MGK toplantısında, “Ülkemizin milli güvenliğini tehdit eden, kamu düzenini bozan; iç ve dış legal görünüm altında illegal faaliyet gösteren paralel devlet yapılanması ve illegal oluşumlar” olarak kodlanmıştı. Nihayet 26 Mayıs 2015’teki MGK’de onaylanan yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (MGSB) “Paralel Devlet Yapılanması (PDY)” adıyla resmen “iç tehdit” unsurlarından biri olarak Kırmızı Kitap’a dahil edilmişlerdi.
“Gülencilerin girişimi”: Erdoğancılar’ın sıçrama tahtası
Bu grubun faaliyetlerinin ve adımlarının takip edilemediği iddiası standart devlet pratiği çerçevesinde akıl dışıdır. İstihbarat çarkı hep döner. Mesele bu istihbaratla ne yapılacağıdır. Erdoğan, Fidan, Akar üçlüsü bu istihbaratı “suçlu”ları takip ve cezalandırmakta değil, onları bir........
