menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

KATRANI KAYNATSAN OLUR MU ŞEKER?

27 0
04.01.2026

“Adalet mülkün temelidir.” cümlesini pek çok defa duymuşuzdur. Türk milletinin devlet ve hukuk kavramlarına yüklediği derin anlamı özetler nitelikteki bu sözün mahiyetini tekrar tekrar düşünmemiz gereken günlerden, aylardan, senelerden geçmekteyiz. 2. Çözüm Süreci olarak nitelendirilen bu dönemde adalet (hukuk) bir dinamit haline getirilip mülkün (devletin) temeline yerleştirilerek Türk devletinin infilak ettirilmesi planlanmaktadır. Peki hukuk buna nasıl aracı edilmeye çalışılmaktadır? Bu yazımızda bu soruya cevap aramaya gayret edeceğiz. Konuya ilişkin olarak değerlendireceğimiz ilk husus egemenlik kavramıdır. Zira Türk milliyetçileri olarak defaatle bir “egemenlik sorunu” olduğunu ifade ediyoruz. Peki gerçekten öyle mi? Egemenlik nedir, neden bu kadar önemli?

Egemenlik Nedir?

Hukukî açıdan bir devletin varlığı için üç temel unsur gerekmektedir: millet, ülke, egemenlik. Birbirine belli başlı unsurlar ile bağlı bir milletin, belirli bir coğrafî alan üzerinde hâkimiyet kurması ile bir devletin varlığından söz etmek mümkündür.[1] Burada millet dediğimiz toplumu bir arada tutan bazı bağlayıcı unsurlar bulunmaktadır: dil birliği, ülkü birliği, din birliği, tabiiyet, ortak tarih… Egemenlik dediğimiz şey ise bu bağlılıkların meydana getirdiği ortak anlayış ve yaşayış tarzını, hayat görüşünü potansiyel tehditlere karşı korumaya, yaşatmaya ve aktarmaya hizmet etmek amacıyla vardır. Bu amaç doğrultusunda kurallar koyma, yaptırımda bulunma, emretme güçleri kullanılır. Yani egemenlik; emretme, kural koyma yetki ve gücüdür. Devlet düzeyinde bir örgütlenmesi olmasa da bir arada yaşayan her toplulukta, benzeri bir emretme gücü ve bunun kuralları vardır. Bir arada yaşayabilmek için böyle bir gücün varlığı zorunludur. Bu noktada her milletin sahip olduğu anlayışa göre egemenliğin kaynağının ne olduğu değişmektedir. Kendi devlet tarihimiz açısından incelediğimizde, İslamiyet öncesinde egemenliği “kut” kavramı ile bağdaştırıyoruz. Göktürk Abidelerinde egemenliğin Tanrı’dan alındığı, Tanrı tarafından belirli bir kişiye verildiği şeklinde bir inancın olduğu ifade edilmektedir. Ancak burada teokratik bir anlayış olmadığına dikkat edilmelidir. Hükümdarlık gücünü Tanrı verir ama hakan, devleti kendi adına yönetir. Teokratik bir zeminde olsa hükümdarın yanlış yaptığı ileri sürülemez ancak Türk hükümdarının yetkileri “töre” ile sınırlandırılmıştır. Bu doğrultuda Tanrı tarafından hükümdara verilen kut, Türk töresinin bağlayıcılığı çerçevesinde meşruluk kazanır.[2] Bu anlayış İslamiyet’i kabul etmemizden sonra da devam etmiştir. Türk devleti bu sefer Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmuş, devletlerimiz “Allah’ın izni ile” zaferler kazanmış, dünyanın birçok yerinde egemenlik kurmuştur. Yazının başında bahsettiğimiz “Adalet mülkün temelidir.” cümlesi burada önemini daha net ifade etmektedir. Zira Türk devletinin egemenliği; Türk töresinden ve Allah’ın yeryüzünde tesis ettiği nizamdan alınan ilham ile adalet kavramını yaşattığı ölçüde meşrudur.

2. Çözüm Süreci, Millet Sistemi ve Cumhuriyet

Egemenlik bahsini günümüzde 2. Çözüm Süreci nezdinde değerlendirirken bazı söylemlere açıklık getirmekte yarar görüyoruz. Bu yazı kapsamında ele alacağımız başlıca iki söylem vardır. Bunlardan ilki ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapan Thomas J. Barrack’ın “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sistemi, farklı grupların merkezî sistemdeki varlıklarını yüzlerce yıl sürdürmelerine imkan verdi” cümlesidir. İkincisi ise PKK siyasî uzantılarının defaatle “Cumhuriyet kuruldu ama…” sözleriyle başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna yönelik sevgisizlik ifadeleri içeren cümleleridir. Nedir Cumhuriyet’imizin kuruluşundaki problem? Öncesindeki Osmanlıyı daha iyi, daha güzel hoş kılan nedir? Sözü geçen hangi Osmanlı? Bu noktada dem vurulan “millet sistemi” nedir? İzah etmeye çalışalım.

İlk olarak Türk töresindeki adaletin nasıl bir temele oturduğunu ifade etmekte fayda görüyoruz. Bizim adaletimiz ne İsrail’in egemenliğini sağlamak adına Müslümanları katleden adalet anlayışına ne Fransa’nın Kuzey Afrika’da egemen olmak için yaptığı asimilasyon politikasındaki adalet anlayışına ne de Çin’in egemenliğini sağlamak adına Doğu Türkistan’da yaptığı işkence ve zulüm anlayışına dayanan adaletle bir benzerlik taşıyor. İnanır mısınız, Bizans’ın kendi egemenliği tehdit altında olduğunda bünyesindeki Hristiyan halkına zulmetme anlayışındaki adaletle de bir benzerliğimiz yoktur. Hatta büyük Türk hakanı Fatih’in İstanbul’u fethetmesinden önce Doğu Roma Grandükü Notaras’ın bir rivayete göre: “İstanbul’da Latin şapkası görmektense Türk sarığını tercih ederim!” sözü de hasret çektikleri Türk adaletinin bir göstergesidir. Her türlü varlığı Yaradan’ın “kutsal bir emaneti” olarak kabul eden Türk adaletinin en somut yansımalarından biri tam da o dönemde Fatih Sultan Mehmet Han tarafından meydana getirilen millet sistemidir. İkisi imparatorluk, üçü krallık, on ikisi beylik/prenslik/dukalık olmak üzere toplamda on yedi devlete son vererek Türk egemenliğini hâkim kılan Fatih, geniş coğrafyanın devlete yüklediği külfetin güçlü bir ordu ve ekonomiyi gerektirdiğinin farkındaydı. İlaveten bu sınırlar içerisindeki farklı unsurların bir arada yaşaması da sistematik işleyen bir devlet idaresini gerektirmekteydi. Buna yönelik hukukî çalışmaların en önemlilerinden biri millet sistemidir.

Millet sistemine göre devlet içerisinde karşılıklı anlaşma ile oturma izni olan gayrimüslimlere “zımmî” denilmektedir. Aradaki sözleşme, Zimmet Sözleşmesidir.[3] Böylece Fatih’in Türk egemenliğini yaydığı topraklarda tüm gayrimüslimler, Türk milletinin benimsemiş olduğu İslamiyet’in üstünlüğünü kabul etmek ve devlete karşı vergi gibi mükellefiyetlerini yerine getirmek koşuluyla özgürce kendi kimliklerini koruyarak yaşayabiliyordu. Ancak bu durumda Türk egemenliğinden herhangi bir taviz verilmesi söz konusu değildi. Zira devlet emretme, yaptırımda bulunma, karar verme konusunda hâlâ Türk’tü. Ordusu, devlet içerisinde kullanılan dili, iktisat sistemi, hukuku, eğitimi ile de bu egemenliğini devletin her kurumlarında sonuna kadar yaşatıyor ve bu vesile ile de Türk töresine uygun olarak adaleti tesis ediyordu. Zımmîler dinî açıdan kendi cemaatlerini oluşturabiliyor, bu cemaat içerisinde oluşturulan müfredat ile eğitim alabiliyordu. Hukukî anlamda da devlet tarafından her hakları gözetilmekte olup aile, miras hukuku gibi konularda kendi dinlerine göre sorunlarını çözebiliyor, ceza........

© Yeni Ufuk Dergisi