YÖK artık!
Enstitü Sosyal, Türkiye yükseköğretim sistemini bütünüyle ele alan kapsamlı bir rapor yayımladı. “Türkiye’de Yükseköğretim Sisteminin Mevcut Durumu, Yapısal Sorunlar ve Politika Önerileri” başlıklı bu çalışma, rektörlerden akademisyenlere, çilekeş lisansüstü öğrencilerden politika yapıcılara kadar sahanın tüm aktörleriyle yürütülen odak grup toplantılarını YÖK’ün soğuk ve gerçekçi verileriyle birleştiriyor. Yönetişim krizlerinden unvanı kapıp rehavete çöken akademik yükselme sistemine, mezun sayısıyla istihdam arasındaki o derin uçurumdan “Study in Türkiye” derken komşu coğrafyanın ötesine geçemeyen uluslararasılaşma çabalarına kadar sistemin neredeyse tüm eksenlerini sorguluyor.
NİCELİK PATLAMASI, NİTELİK KITLIĞI
Türkiye’nin yükseköğretimde son yirmi yılda adeta bir oburluk nöbeti yaşayarak feci şekilde genişlediği doğru. Dile kolay; 208 üniversite ve yaklaşık yedi milyon öğrenciyle kampüsler adeta iğne atsan öğrenciye çarpacak kıvama geldi ama gelin görün ki kampüsler ve sınıflar boş. Öte yandan 25-34 yaş grubundaki her iki kişiden biri artık diploma koleksiyoneri. Üstelik uluslararası öğrenci sayısı 2013’ten beri sekiz katına fırlamış, ülkece bu alanda dünya sekizinciliğine oturup küresel bir öğrenci mıknatısı olmuşuz. Yani tabelaya ve sayılara baktığımızda, ortada gerçekten de küçümsenmeyecek bir nicelik patlaması ve başarı hikayesi var. Ama rapor bu rakamların gölgesinde kalan başka bir gerçeğe dikkat çekiyor. Web of Science’ta öğretim üyesi başına düşen yıllık yayın sayısı hâlâ birin altında. Yapılan araştırmaların büyük bölümü ise sadece öz geçmiş süsleyecek makale üretimiyle sınırlı kalıyor; işin patent, girişim ve ticarileşme kapasitesi maalesef ki zayıf.
Bu tablonun arkasında yapısal bir neden var ve rapor bunu açıkça söylüyor. Türkiye, 1981’de 19........
