Tom Barrack ve "sömürge valisi" diplomasisi
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın Antalya Diplomasi Forumu'nda ve daha önce Doha'da dile getirdiği "Orta Doğu için tek çözüm monarşidir" çıkışı, diplomatik bir nezaketsizlikten öte, bölge halklarının iradesine yönelik açık bir saldırı niteliği taşıyor.
Barrack'ın "Demokrasi pelerini giyen ülkeler başarısız oldu" diyerek meşruti monarşiyi bir kurtuluş reçetesi gibi sunması, akıllara 100 yıl önceki sömürgeci planları getiriyor.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) lideri Hüseyin Baş'ın da vurguladığı üzere, bu söylemler bir büyükelçinin haddini aşan, adeta bir "bölge valisi" edasıyla verilmiş talimatlar manzumesidir.
Büyükelçi mi, bölge kayyumu mu?
Bir büyükelçinin asli görevi, bulunduğu ülke ile kendi devleti arasındaki köprüleri sağlamlaştırmak, gerilimleri azaltmak ve karşılıklı saygı çerçevesinde diplomasi yürütmektir. Ancak Tom Barrack'ın profili ve söylemleri, bu tanımın fersah fersah uzağında.
Lübnan asıllı bir iş insanı olan ve Trump ile olan kişisel yakınlığıyla bilinen Barrack, devlet adamı ciddiyetinden uzak bir görüntü çiziyor.
Hüseyin Baş'ın ifadesiyle, Barrack'ın tavırları bir diplomattan ziyade, bölgeye istikamet çizmeye çalışan, "akıl hocalığı"na soyunmuş bir figürü andırıyor.
Türkiye gibi köklü bir devlet geleneğine ve Cumhuriyet birikimine sahip bir ülkede, monarşi güzellemesi yapmak sadece siyasi bir hata değil, aynı zamanda Türk milletinin egemenlik hakkına yönelik bir hakarettir.
Bir büyükelçinin, ev sahibi ülkenin rejimine ve halkın iradesine bu denli hoyratça müdahale etmesi, uluslararası hukukta "Persona Non Grata" (İstenmeyen Adam) ilan edilmesi için yeterli bir sebeptir.
Epstein gölgesindeki kabine ve "meşruiyet" paradoksu
Tartışmanın bir diğer karanlık boyutu ise Tom Barrack'ın ve Trump yönetimindeki birçok ismin, dünya kamuoyunda infial yaratan Epstein dosyalarıyla olan anılmasıdır.
"Epstein Kabinesi" olarak nitelendirilebilecek bu yapının, ahlaki ve hukuki meşruiyeti sorgulanırken, kalkıp bölge ülkelerine "meşruiyet" dersi vermeye çalışması trajikomiktir.
Barrack'ın, bölge liderlerinin Trump'tan "meşruiyet" beklediğine dair hadsiz cümleleri, aslında Washington'ın bölgeye bakış açısını ele veriyor.
Onlara göre Orta Doğu, kendi iradesi olan halklardan değil, dışarıdan onay alması gereken "atama yöneticilerden" ibarettir.
Oysa meşruiyet, ne Washington'daki lobilerden ne de okyanus ötesi icazetlerden alınır; meşruiyetin tek kaynağı halkın hür iradesidir.
Kendi sicilleri şaibeli olan isimlerin, Türkiye'nin demokrasi kültürüne dil uzatması, trajik bir kibir gösterisinden başka bir şey değildir.
Sevr'den günümüze monarşi dayatması
Hüseyin Baş'ın tarihsel perspektifi, bugünkü "monarşi" tavsiyesinin tesadüf olmadığını gözler önüne seriyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı'ya dayatılan Sevr Antlaşması'nda da emperyalizmin tercihi meşruti monarşiydi. Neden? Çünkü koca bir milleti, bir meclisi ve halk iradesini kontrol etmek zordur; ancak tek bir kişiyi, bir hanedanı veya dar bir oligarşiyi kontrol etmek, onları ikna etmek veya tehdit etmek çok daha kolaydır.
İngilizlerin 100 yıl önce denediği "kontrol edilebilir lider" modeli, bugün Tom Barrack eliyle yeniden ısıtılıp servis ediliyor.
Demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden Batılı güçlerin, kendi ülkelerinde dahi sembolik de olsa monarşiyi muhafaza etmeleri ve bunu Doğu halklarına "istikrarın tek yolu" olarak pazarlamaları, aslında bir kölelik düzeni arayışıdır.
Onlar için monarşi, emir-komuta zincirinin en kısa yoludur. Halkın kararına ihtiyaç duymadan, tek bir imza ile yer altı kaynaklarını devretmek, askeri üsler açmak ve stratejik kararlar almak ancak monarşiyle mümkündür.
Atatürk'ün demokratik devrimi ve Cumhuriyetin sarsılmaz gücü
Tom Barrack ve temsil ettiği zihniyetin anlayamadığı temel nokta; Türk milletinin Cumhuriyet ile olan sarsılmaz bağıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, imparatorluk bakiyesi bir toplumdan, Avrupa'nın birçok ülkesinden önce kadına seçme ve seçilme hakkı veren, laik ve demokratik bir Cumhuriyet inşa ederek emperyalizme en büyük "çalımı" atmıştır.
Bugün Türkiye'ye monarşi tavsiye edenler, aslında Türk milletinin 1923'te kazandığı bağımsızlığı ve halk iradesini hazmedemeyenlerin torunlarıdır.
Cumhuriyet, bu coğrafyada sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir özgürlük beyannamesidir. Bu ülkenin asıl sahibi olan Türk milleti, 100 yıl geriye, Sevr şartlarına gitmeyi asla kabul etmeyecektir.
Tom Barrack'ın açıklamaları, diplomasi koridorlarında yankılanan boş bir gürültüden ibaret kalmamalıdır. Türkiye, bu hadsizliğe en üst perdeden yanıt vermeli, egemenlik haklarını koruma konusundaki kararlılığını dünyaya bir kez daha ilan etmelidir.
Unutulmamalıdır ki; Cumhuriyet ve gerçek demokrasi bir "pelerin" değil, Türk milletinin karakteridir.
Bu duygularla, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız kutlu olsun.
