Vergi makasını düzeltmek: Devletin tek gelir kalemi vergi olmamalı
İbn Haldun'un çöküş tezini bugünün Türkiye'sine uyguladığımız ilk yazıda beş alamet saymıştık. Sonra teşhise madde madde cevap vermeye başladık: Asabiyenin çözülmesine ortak mefkûreyi, terefe Milli Ekonomi Modelini, zulme kuvvetler ayrılığını koyduk. Bugün dördüncü maddeyi, vergi ve hazine meselesini konuşacağız.
Teşhis şuydu: 2026'nın ilk yarısında gelir vergisi tahsilatının yaklaşık yüzde 92'si stopajla, yani maaş cebe girmeden kesilerek toplandı. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 59,30. Bütçede faize ayrılan pay 2,86 trilyon lira — sosyal yardımlara ayrılan 917 milyar liranın üç katından fazla. Ve altı ayda kesilen para cezaları 1 trilyon 251 milyar liraya ulaşırken, tahsil edilebilen kısım yalnızca yüzde 11,2.
İbn Haldun bu son tabloya ayrı bir ad verir: mükûs. Devletin meşru vergiden umduğunu bulamayınca başvurduğu olağandışı tahsilat. Mukaddime'nin uyarısı nettir: mükûsun arttığı yerde üretim durur, üretimin durduğu yerde devlet küçülür.
Ve biz bu filmi daha önce izlemiştik.
İbn Haldun teoriyi yazdı; Osmanlı onu yaşadı. Devlet, vergiyi kendi memuruyla toplamak yerine iltizam usulüne geçtiğinde iş çığırından çıktı. Mültezim, belli bir bölgenin vergisini toplama hakkını hazineye peşin ödeyerek satın alıyor, sonra o parayı köylüden fazlasıyla çıkarmaya bakıyordu. Vergi böylece bir hizmetin karşılığı olmaktan çıkıp bir tahsilat imtiyazına dönüştü. Sonuç, Anadolu'da yüzyıllar süren huzursuzluk ve nice isyanın en önemli sebeplerinden biri oldu — çünkü köylü, ürününü değil, ürününün üzerindeki hakkı kaybetmişti.
Sonra savaşlar geldi, bütçe yetmedi. 1854'te Kırım Savaşı sırasında ilk dış borç alındı; Paris ve Londra'dan gelen para İstanbul'da bir bayram havası estirdi. Yirmi yıl içinde borçların anaparası bir yana, faizleri bile ödenemez hâle geldi. Devlet 1875'te iflasını ilan etti.
Ve 1881'de fatura kesildi. Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kuruldu. Tuz, tütün, damga, müskirat, balık avı ve ipekten alınan vergilerin geliri doğrudan alacaklılara bağlandı. Bu gelirleri toplama yetkisi de artık Osmanlı maliyesinde değildi. İdarenin yedi kişilik meclisinin yalnızca biri Osmanlı tebaasındandı; başkanlık, beşer yıllık dönemlerle İngiliz ve Fransız delegeler arasında el değiştiriyordu. Üstelik bu idare sadece vergi toplamıyor, gelir kaynaklarını işletme hakkına da sahip oluyordu.
Yani devlet, önce bütçesini, sonra vergisini, en sonunda da egemenliğinin bir parçasını kaybetti. Ve bu kayıp halka en ağır şekilde yansıdı: hazineye giden gelir azaldıkça halkın sırtına yeni vergiler bindi. Şu rakam her şeyi özetliyor: 1854'te alınan ilk dış borcun son taksiti, 1954'te ödendi. Tam bir asır. Bir neslin aldığı borcu üç nesil ödedi.
Birinci yazıda "masaya zayıf oturanın payını karşısındaki belirler" demiştik. Düyûn-ı Umûmiye, bu cümlenin bizim tarihimizdeki en açık ispatıdır. Ve bugün bütçesinin 2,86 trilyon lirasını faize veren bir Türkiye'nin bu hatırayı unutma lüksü........
