Ürettiğinin fiyatını söyleyemeyen adam (1): Türk köylüsünün girdi–çıktı makasında sıkışan hikâyesi
Türkiye tarımı yıllardır aynı manzarayı veriyor: bereketli topraklar, çalışkan bir üretici ve buna rağmen her sabah biraz daha derinleşen bir çöküş. Son bir yılın haberlerine şöyle bir göz gezdirmek bile yeter. Bir yandan iklim vuruyor: 2026'nın yalnızca ilk altı ayında sel, don, dolu ve fırtına Türkiye genelinde yaklaşık 900 bin dekar tarım alanına zarar verdi, üstelik sigortalılık düşük olduğu için bu zararın büyük kısmı üreticinin sırtında kaldı. Öte yandan raf ile tarla arasındaki uçurum akıl almaz boyutlara ulaştı; Türkiye Ziraat Odaları Birliği'nin verilerine göre üretici ile market arasındaki fark nisanda elmada yüzde 394'e, temmuzda havuçta yüzde 461'e çıktı. Tarlada 30 kuruşa düşen karpuz, yetmiş kilometre ötede on liraya satıldı.
Bir de dışa bağımlılık var. ABD Tarım Bakanlığı raporuna göre Türkiye canlı hayvan ithalatında dünyada ikinci sıraya yerleşti, ihracatı ise sıfır. Daha çarpıcısı, 2026'nın ilk yarısında canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına 1,17 milyar dolar harcanırken, aynı dönemde hayvancılık desteklerine ayrılan kaynak 405 milyon dolarda kaldı — yani devlet, üreticiyi desteklemek için ayırdığının neredeyse üç katını ithalata ödedi.
Ama en sessiz ve en tehlikeli veri, insanın kendisinde. Tarım BAĞ-KUR'unda sigortalı çiftçi sayısı 2009'da bir milyonun üzerindeyken bugün 562 bine indi; 452 bin insan sistemi terk etti. Çiftçilerin yaş ortalaması 58'e dayandı, 18–30 yaş genç nüfusun payı yüzde 1'e geriledi. 2002'de 7,5 milyon olan tarımsal istihdam bugün 4,5 milyonun altında; yaklaşık üç milyon insan topraktan koptu. Bir zamanlar dünyada kendine yetebilen birkaç ülkeden biri olmakla övünen Türkiye, bugün ette, mercimekte, nohutta, fasulyede dışarıya muhtaç.
Bütün bunlar tablonun genel çizgileri. Ama ben bu yazıda bir adım daha insana yönelmek istiyorum: köylünün kendisine...
Tarım politikalarını, ithalat dengelerini, kur hareketlerini bir kenara bırakalım. Tarlanın başındaki adama bakalım.
O adam üretime başlarken tohumunu, gübresini, ilacını, mazotunu alır. Hepsi de çoğu dövize endeksli, hepsi peşin. Ekmeden önce cebinden çıkar bu para; çoğu zaman da cebinde olmadığı için bankadan kredi olarak alır. Sonra aylarca uğraşır. Toprağı sürer, eker, sular, çapalar, ilaçlar, hasat eder. İklimin, hastalığın, kuraklığın bütün riskini tek başına taşır. Ve bütün bunların sonunda, elindeki ürünü kaça satacağını en son gün öğrenir.
İşte köylüyü diğer bütün üreticilerden ayıran şey bu. Onun derdi tek bir ürünün fiyatı, bir yılın kuraklığı ya da kendi becerisizliği değil. Onun derdi, girdiyi dünya fiyatından alıp ürünü kendi belirleyemediği bir fiyattan satmaya mahkûm olması. Bu makasın iki ucu arasında ne kalırsa, köylünün bir........
