Mahalleyi kaybettik
Bir şehrin gelişmişliğini neyle ölçüyoruz?
Kaç kilometre yol yapıldığıyla, kaç konut üretildiğiyle, bina yüksekliğiyle, araç sayısıyla…
Peki bir şehirde insanların birbirleriyle karşılaşabilecekleri, selamlaşabilecekleri ve hiçbir ücret ödemeden oturabilecekleri kaç yer bulunduğunu ölçüyor muyuz?
Mahallede yaşayanların birbirini tanıyıp tanımadığını biliyor muyuz?
Çocukların güvenle oynayabileceği, yaşlıların yalnız kalmadan vakit geçirebileceği, gençlerin kendilerini ait hissedebileceği mekânları hesaba katıyor muyuz?
OECD'nin Social Connections and Loneliness in OECD Countries raporu, şehir hayatını değerlendirirken üzerinde yeterince durmadığımız bir kavramı öne çıkarıyor:
Social Infrastructure… Yani sosyal altyapı.
Sosyal altyapı nedir?
Altyapı denildiğinde aklımıza yol, köprü, kanalizasyon, elektrik ve internet geliyor. Oysa toplumun ayakta kalması için bunlar kadar önemli olan başka bir altyapı daha var.
OECD sosyal altyapıyı, insanlar arasındaki etkileşimi teşvik eden, sosyal sermayeyi ve aidiyet duygusunu güçlendiren mekânlar ile kurumlar olarak tanımlıyor.
Mahalle parkı, çocuk bahçesi, kaldırım, okul, kütüphane, cami, kültür merkezi, spor alanı, dernek binası, kahvehane, berber, kitapçı ve mahalle esnafı bu altyapının parçalarıdır.
Bu yerlerin ortak özelliği yalnızca bir hizmet sunmaları değildir. Asıl işlevleri, insanların yollarını kesiştirmeleridir.
Çünkü komşuluk, yalnızca aynı binada oturmakla oluşmaz. İnsanların düzenli biçimde karşılaşabileceği ortak zeminlere ihtiyaç vardır.
Binalar kaldı, mahalle kayboldu
Eskiden mahalle sadece idari bir birim değildi.
Bakkal, mahallede kimin hasta olduğunu bilirdi. Esnaf, bir çocuğun ailesini tanırdı. İnsanlar cami avlusunda, çarşıda, pazarda veya evlerinin önünde karşılaşırdı. Çocuklar aynı sokakta büyür, yaşlılar kapının önüne çıktığında konuşacak birisini bulurdu.
Elbette geçmişteki mahalle hayatını bütünüyle kusursuz göstermek doğru olmaz. Mahalle........
