menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Rahmetli dedem Berber Hasan’ın dükkanı ve hatıralar...”

7 1
previous day

Mete HATAY

(Araştırmacı-yazar Mete Hatay, rahmetlik dedesi Berber Hasan’ın berber dükkanını hatırlıyor, hatıralarını paylaşıyor... Kendi sosyal medyasında paylaşmış olduğu bu değerli yazıyı ve fotoğrafları teşekkürlerimizle iktibas ediyoruz. S.U.)

Bu fotoğrafta göz önce Kumarcılar Hanı’nın taş duvarlarına, sonra yerde biriken suya, oradan yansıyan silüete, belki en son da arabanın arkasındaki küçük dükkana takılır. Dışarıdan bakınca sıradan görünen o dükkan, rahmetli dedem Berber Hasan’ındı. İlk dükkanı 1950’lere kadar Mısırlızade’nin sigara fabrikasının altındaydı. Fabrikanın esrarengiz yangınıyla birlikte dükkan da yanmış, dedem sonrasında Kumarcıların girişindeki bu yere taşınmıştı. 1980’lere kadar da burada kaldı.

O yıllarda berber dükkanı geçici bir mekân değildi. Sabah açılır, akşam kapanırdı ama esas olarak süreklilik üretirdi. Kimlerin hangi gün, hangi saatte geldiği; kimin artık görünmediği fark edilirdi. Şehrin hâli çoğu zaman gazetelerden değil, berber koltuğundan okunurdu.

Dedem, o dönemde yeni yeni yaygınlaşan saçların şampuanlanmasına ve fön çekilmesine mesafeliydi. “Saç kesilir, biter” derdi. Kurutma makinesi hem işi uzatır hem de berberliğin ciddiyetini bozar diye düşünürdü. Fazla özen, ona göre, işin ruhuna aykırıydı. Ben ise bir yaştan sonra fön makinesiz berberliği kabul edemez olmuştum. Bu gerilim küçük ama anlamlıydı. Erkek bedenine ne kadar özen gösterilebileceğinin sınırı tam da burada çiziliyordu.

Berberlik Kıbrıs’ta erkekler için sadece bir meslek değil, erkekliğin sessizce öğretildiği bir mekândı. Ne evdi ne kahvehane; ikisinin arasında, bedeni başkasına emanet ettiğin ama duygularını geri çektiğin bir ara mekân. Konuşmak şart değildi; hatta susmak daha makbuldü. Dert anlatılırdı ama törpülenirdi. Erkeklik burada doğallıkla değil; mesafe, kontrol ve dayanıklılık üzerinden kurulurdu o zamanlar.
Usturanın boğaza dayanması sıkça bir güven metaforu olarak anlatılır. Ama bu güven, kırılganlığı değil, tahammülü yüceltirdi. Erkek bakımlı olabilirdi ama bu bakım süslü bir şeye dönüşmemeliydi. Temizlik meşruydu; aşırısı ise kuşkulu. Berber koltuğu bir rahatlama alanı değil, bedeni “olması gereken erkeklik formuna” geri çağıran bir düzeltme istasyonuydu. Bıyıkların boyunun ayarlandığı, ense traşının bir tamam yapıldığı. Bu düzen güven vericiydi ama aynı zamanda daraltıcıydı.

Bugünün -özellikle 1970’lerden sonra yaygınlaşan- erkek kuaförleri bambaşka bir erkeklik tahayyülü sunuyor. Daha parlak, daha bireysel, daha konuşkan. Erkek artık yalnızca saç kestirmiyor; kendini anlatıyor, biçimlendiriyor, hatta sergiliyor. Bu hâl ilk bakışta daha özgür görünüyor ama bu kez de sürekli iyi görünme, kendini sunma ve performans baskısı devreye giriyor.

Mesele, eskiden her şeyin daha iyi olması değil. Farka vurgu yapmak istiyorum. Örneğin eski berber dükkanları erkekliği sadeleştirirken onu disipline ediyordu; bugünün kuaförleri ise serbest bırakırken ticarileştiriyor. Biri suskunluğu norm hâline getiriyordu, diğeri ifşayı. İki durumda da erkeklik kendiliğinden değil; farklı biçimlerde kurgulanan bir şeydir.

Dedemin küçük dükkanının yerinde bugün yeller esiyor. Ama onu düşündüğümde yalnızca bir berber dükkanını değil; Lefkoşa’da erkekliğin hem güven veren hem de insanı içten içe yoran o eski hâlini de hatırlıyorum.

“Yıl yeni, biz eski...”

Ohannes KILIÇDAĞI/AGOS

Zaman geçerken değil de birikince fark edilen bir şey. Geçişi sessizdir ama o birikimin yekûnunu fark ettiğiniz anlarda çoğunlukla afallatır. Sizin veya eşinizin dostunuz eski bir fotoğrafıyla şimdiki hali arasındaki farkı fark ettiğinizde, ha keza çocuğunuzun yeni yürümeye başladığı zamanlardan kalma bir video karşınıza çıkıp sanki daha dünmüş hissi uyandırdığında, gençliğinizden kalma bir şarkı kulağınıza çalındığında, çok iyi bildiğiniz semtinizin veya şehrinizin eski fotoğraflarına rastladığınızda…Türkiye söz konusu olduğunda zamanın birikimini hatırlatan acı bir ölçü daha var: haksız yere hapiste tutulan o veya bu kişinin orada geçirdiği yıllar. O kadar ki insan kendini şöyle cümleler kurarken yakalayabilir: “Onu hapse attıklarında bizim çocuk ilkokula yeni başlamıştı.” Siz o sırada bir ömür yaşamışsınızdır ama o kişi o zamanı dört duvar arasında geçirmiştir. Bunu da fark ettiğinizde ve bütün o yıllar boyunca sizin neler yaptığınızı düşününce o sürenin ne kadar uzun olduğunu anlarsınız.

Yaşlanmak sadece yılların uç uca eklenmesi değildir; anların ve........

© Yeni Düzen