menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Risale-i Nur’dan bir usûl dersi

8 0
28.04.2026

Çünkü Bediüzzaman, ism-i Hakîm’e mazhar bir müellif olarak, hiçbir kelimeyi yerli yersiz kullanmaz. O, veciz konuşur; az sözle çok şey ifade eder. Daha az kelimeyle anlatılabilecek bir hakikati uzatarak anlatmak, belâgat mesleğine uygun değildir. Kendisinin bir belâgat ustası olduğu nazara alınırsa, böyle bir cümlenin boş yere yerleştirildiğini düşünmek abes olur.

Peki bu cümlenin hikmeti nedir?

Bu ifade, konuşmanın bir talep üzerine başladığını gösterir. Yani ortada bir istek vardır; nasihat bu isteğin cevabı olarak verilmektedir. Buradan önemli bir prensip çıkar: Talep olmadan nasihat edilmez.

Talep etmeyene hakikat sunulmaz.

Bu durum, basit bir iletişim tercihi değil; doğrudan doğruya bir usûl meselesidir. Çünkü hakikat, rastgele dağıtılan bir meta değildir. Kıymetli bir şeyin kıymetini koruyabilmesi için, ona karşı bir iştiyakın bulunması gerekir.

Bu noktada “müşteri” benzetmesi dikkat çekicidir. Nasıl ki bir tüccar, malını talep etmeyene sunmazsa; bu hizmette de muhatabın talebi esastır. Muhatap, bu hakikatlere karşı alâkadar değilse, zorlamak doğru bir yöntem değildir.

Nitekim Risale-i Nur’un yaklaşımı da bu yöndedir: Risale-i Nur müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, hatta yalvarmalıdır.

Bu eserlere muhatap olmak için; bir iştiyak, bir arayış hâli gerekir. Bu yüzden “komşularınızla okuyun” denilmez; “çok alâkadar komşularınızla........

© Yeni Asya